Son günlerde İran İslam Cumhuriyeti (İİC), kuruluşundan (1979) bu yana en çetin sınavlarından birini veriyor ve belki de varoluşsal kaderini tayin edecek bir son savaşa hazırlanıyor. İç ve dış baskıların kesiştiği, ülkenin kaderini tayin edici bu zorlu kavşak, sadece İran’ı değil tüm bölgeyi endişelendiriyor. Bölge ülkeleri git gide kendilerini daha fazla İran meselesiyle alakadar halde buluyorlar. İran’daki protestolardan, muhtemel ABD-İran savaşına kadar tüm gelişmelerde bölge ülkelerinin dikkatle ve hassasiyetle İran’a yöneldikleri görülüyor. Bunun en önemli sebebi, İran’da yaşanacak majör bir dönüşümün tüm bölgede sınırlandırılması mümkün görünmeyen bir kırılma yaratacak olması.
Geçen yıl İran ve İsrail arasında patlak veren 12 Gün Savaşı’nın 27 Haziran’da noktalanmasının ardından bölge bir kez daha devletler arasında büyük bir savaşın patlak vermesi riskiyle karşı karşıya. 12 Gün Savaşı’nı İsrail başlatmış ve ABD’nin İran nükleer tesislerine saldırısını bitirmişti. Ancak bu kez ABD’nin İran’ı doğrudan hedef alması ve büyük bir bölgesel savaşın tetiklenmesi riski bulunuyor.
Her ne kadar geçen yılın Haziran ayındaki savaşta da İsrail’i tek başına değil ABD ile birlikte değerlendirmek gerekse de bu kez durum farklı. Trump geçen savaşta savaşın sınırlarını çizen ve nihayetine sona erdiren aktördü. Bu kez ise savaşı başlatan ve nereye gideceği belli olmayan gelişmeler serisini tetiklemek üzere olan bir aktör. Geçen seferkinden farklı olarak İran ile ABD, doğrudan uzun soluklu ve kapsamlı bir savaşın tarafları olarak karşı karşıya gelmek üzereler. Bu sebeple savaşın muhtemel boyutu, şiddeti ve etki kapasitesi bir hayli farklı. Üstelik savaş çanları, İran’da devlet-toplum ilişkilerinin bir hayli kırılganlaştığı ve protestolar üzerinden de sorunsallaştığı bir dönemde çalmaya başladı.
İranlı yöneticiler zaten bu iki süreci birbirinden ayrı tutmuyorlar. Onlara göre protestolarla açığa çıkan benzeri görülmemiş şiddet atmosferi, “düşman”ın İran’ı yok etmek ve teslim almak için uyguladığı uzun soluklu planın bir durağı yalnızca. O yüzden şimdi hem iç siyaseti hem de dış siyaseti, birbirini dönüştüren bir fonksiyonun öğeleri gibi ele almak durumundalar.
İran’da Ekonomik ve Sosyal Erozyonun Siyasi Etkisi
İran ekonomisi, Donald Trump’ın iktidarı devraldığı 2017 yılından bu yana istikrarlı bir şekilde gerileme kaydediyor. Esasen Mahmud Ahmedinejad’ın ikinci dönemiyle birlikte yoğunlaşan yaptırım baskıları; enflasyon ve işsizlik gibi temel makroekonomik göstergeler üzerinden İran ekonomisini oldukça olumsuz etkilemişti. Ancak Hasan Ruhani dönemiyle birlikte doğan nükleer anlaşma fırsatının kısa süreliğine de olsa hayata geçirilmesi, hem anlaşma beklentisi hem de yaklaşık bir yıllık uygulama süreci sayesinde ekonomide kısmi bir toparlanma sağlamıştı. 2018 yılında ABD’nin bu anlaşmadan tek taraflı çekilmesi ve Avrupa tarafının ABD desteği olmadan anlaşmayı sürdürmeye gönüllü olmamasıyla birlikte, İran ekonomisi yeniden ağır yaptırım baskısı altında bozulmaya başladı.
Ekonomik kırılganlığın arttığı bu süreçte, pandemi dönemi tüm dünyayı etkilediği gibi İran gibi hassas dengelere sahip bir ülkeyi de derinden sarstı. Bunun yanı sıra Ukrayna uçağının düşürülmesi gibi uluslararası krizler, içerideki sosyal baskıları da beraberinde getirdi. İsrail’in İran topraklarındaki örtülü operasyonları, 7 Ekim sonrasında bölgedeki vekil güçlerin uğradığı kayıplar ve Suriye’deki nüfuz kaybı gibi faktörler, İran’ın bölgesel tutumunu zayıflatarak ülkeyi hem dış politikada hem de iç ekonomik dengelerde savunmasız bıraktı. Ülkede reformist ve ılımlı siyasetin güç kaybetmesi ve siyasetin tek renkli bir yapıya bürünmesi, devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi ciddi şekilde zedeledi. Halkın, siyaseti bir değişim aracı veya umut kapısı olarak görmeyi bırakmasıyla birlikte, neredeyse her iki yılda bir büyük protesto dalgaları patlak vermeye başladı.
Farklı gerekçelerle başlasa da son dönemdeki protestoların doğrudan siyasal yapıyı hedef alan sistem karşıtı bir niteliğe büründüğü gözlemlenmektedir. Geçtiğimiz yılın sonunda 28 Aralık’ta Tahran Kapalı Çarşısı’nda ekonomik sebeplerle başlayan, ancak kısa sürede şiddet sarmalına dönüşen ve resmi verilere göre üç binin üzerinde insanın hayatını kaybettiği son büyük dalga, devlet ile toplum arasındaki bağı kopma noktasına getirdi. Bu süreçte yaşanan şiddet olayları ve dış müdahale korkusu, rejimin protestoları varoluşsal bir güvenlik meselesi olarak kodlamasına yol açtı. Böylelikle halkın hayat pahalılığı ve ekonomik bozulma gibi temel talepleri, güvenlik politikalarının gölgesinde kalarak karşılıksız bırakıldı. Geniş çaplı internet kesintileri ekonomiye ek zararlar verirken toplumdaki hoşnutsuzluğu daha da körükledi. Gelinen noktada, Mir Hüseyin Musevi ve Mehdi Kerrubi gibi sistem içi reformu savunan figürlerin bile neredeyse sistem dışı bir çizgiye kayması, reformist siyasetin toplum ile nizam arasındaki yumuşatıcı işlevini yitirdiğini göstermektedir. İran siyaseti artık geleneksel reformist-muhafazakar ayrımının ötesinde, çok daha derin bir yapısal krizle tanımlanmaktadır. Ancak İran siyaseti artık sadece iç dengelere referansla konuşulabilecek bir konu değildir. Bölge ülkeleri, yaşanan tüm gelişmeleri kendilerine yönelebilecek etkileri sebebiyle yakından takip etmekte ve önlem almaktadırlar.
Bölge Ülkelerinin Tavırları
İran’ın karşı karşıya olduğu iç ve dış meydan okumalar, bölge ülkeleri tarafından kendilerine yönelebilecek risk ve tehditlerin kaynağı olarak okunmuştur. Bu yüzden hem protestoların İran’da yol açabileceği en basitinden en uç noktasına değin istikrarsızlık şekilleri, bölge ülkelerinin kaygılarını tetiklemiştir. Bu ülkeler arasında Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye öne çıkmıştır.
Suudi Arabistan, 2023 yılında imzalanan normalleşme anlaşmasından bu yana İran ile ilişkilerini iyi tutmaya gayret etmektedir. Katar zaten İran ile geleneksel olarak sorunlu bir ilişkiye sahip değildir. Fakat İran’daki istikrarsızlıklar, Katar’ı doğrudan etkilemektedir. Geçtiğimiz yıl Katar’daki El Udeyd üssünün İran tarafından ABD’ye karşılık vermek adına vurulması hadisesinde olduğu gibi. Bu yüzden Katar herhangi bir İran kaynaklı istikrarsızlığa karşı hassastır.
Bölge ülkeleri, İran’daki protestoları, özellikle artan ABD müdahalesi riski ile birlikte ele almış ve muhtemel bir istikrarsızlığa karşı harekete geçmişlerdir. İran’ın iç siyasi meseleleri hakkında görüş beyan etmekten kaçınan bölge ülkeleri, İran ile diplomatik temaslarını sürdürerek protestolar karşısında bir an önce düzenin sağlanmasından yana tavırlarını koymuşlardır. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, İranlı mevkidaşı ile temas halinde olmuştur. Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mecid el-Ensari de İran-ABD arasındaki bir askeri çatışmanın bölgede “yıkıcı” bir etki doğuracağını söylemiştir.
Türkiye de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamaları ile istikrardan yana olduğunu ortaya koymuş, ancak Körfez ülkelerinden farklı olarak İran’daki sorunların varlığını da dile getirmiştir. Dışişleri Bakanı Fidan, İran’a yönelik bir askeri müdahaleye karşıyız, İran’ın kendi içindeki otantik sorunlarını kendisini çözmesi gerekiyor” şeklinde konuşmuştur.
Bölge ülkeleri, nasıl ki protestolar karşısında İran devletini sessizce desteklemişlerse, olası bir ABD müdahalesine karşı ise daha görünür ve sesli bir şekilde pozisyon almışlardır. Özellikle Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan’ın çabalarıyla ABD’yi İran’a karşı bir askeri müdahaleden caydırmak adına yoğun diplomatik faaliyetlere girişmişlerdir. Bu ülkeler İran ile temas ve diyalog halinde olmuşlar, ayrıca Washington ile Tahran yönetimi arasında mesaj alışverişinde aracı da olmuşlardır. Bazı bölge ülkeleri, İran’a yönelecek olası bir saldırıda hava sahalarını kullandırmayacaklarını açıklamışlardır. BAE, Suudi Arabistan, Ürdün bu ülkeler arasındadır. Umman zaten uzun zamandır İran-ABD arasındaki gerilimin düşmesi adına diplomatik faaliyetler yürüttüğü bilinen bir ülkedir. Aynı zamanda 6 Şubat’ta yapılması planlanan İran-ABD müzakereleri için de İran tarafının adres talebi Umman’dan yana olmuştur.
Türkiye’nin tavrı, ABD yönetiminin müzakereye ikna edilmesi hususunda belirleyici olmuş gibi görünüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın mekik diplomasisinin yanında, Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde, diplomatik çözüm yollarını önerdiği ve Trump’ın da bu teklifi olumlu karşıladığı ifade edildi. Abbas Erakçi’nin 30 Ocak’taki İstanbul ziyareti ve o tarihte yapılan açıklamalar da Türkiye’nin arabuluculuk konusunda öne çıktığını gösterdi.
Sonuç
6 Şubat Cuma günü Umman’ın başkenti Maskat’ta İran ve ABD heyetleri arasında görüşmelerin gerçekleşeceği ifade ediliyor. Bazı haberler ise görüşmelerin gerçekleşmeyeceği yönünde. Ancak bu görüşmeler gerçekleşse bile kapsamlı bir anlaşmayla sonuçlanması ya da bu tarz bir anlaşmaya giden yolu açması konusunda pek umutlu bir ortam yok. Tarafların beklentileri ve talepleri arasında giderilmesi zor bir uyuşmazlık var. Elbette müzakereler karşıt pozisyondaki aktörler arasında olur; ancak müzakere konuları hakkında bile bir ortak zemin bulunabilmiş değil. İran tarafı müzakere konusunun nükleer mesele ile sınırlandırılması gerektiğinde ısrar ederken ABD tarafı ise balistik füzeler başta olmak üzere diğer konuların da masaya yatırılması gerektiğinde diretiyor.
Körfez’deki ABD askeri varlığı, Trump’ın saldırı seçeneğini ne kadar ciddiye aldığının en önemli göstergesi. Tansiyonu düşürmek ve bir anlaşmaya ulaşılması adına çalışan bölgesel aktörler ise İran tarafından müzakere süreci dışında tutuluyor. Dolayısıyla 12 Gün Savaşı öncesindeki sonuç getirmeyen formatın tekrarı ile karşı karşıyayız. Bu sefer farklı bir sonuç çıkacağını düşünmek için ABD’nin tüm tehditlerine karşı İran’ın geri adım atmaması ve ABD tarafının, tehditlerin sonuç getirmeyeceği sonucuna ulaşmış olduğunu varsaymak dışında bir gerekçe yok. Fakat Trump’ın buna ikna olması da düşük bir ihtimal.
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Platform Projesi: Müslüman Dünyanın Gündemi’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.








































