27 Kasım 2024 tarihli ateşkesin ardından General Joseph Avn’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi ve iki yılı aşkın süredir devam eden boşluğun ardından Yargıç Nevvaf Selam tarafından yeni hükümetin kurulmasıyla kurumsal düzenin yeniden tesis edilmesi neticesinde, Lübnan’ın değişim ve toparlanmaya zemin hazırlayacak yeni ve daha istikrarlı bir evreye girmesi bekleniyordu.
Ancak mevcut gerçeklik bu beklentilerle örtüşmemiştir. Ateşkes süreci hakiki bir dönüm noktası teşkil etmekten ziyade, İsrail’in Hizbullah’a, Lübnan’a, İran’a ve bölgesel eksenine karşı yürüttüğü kapsamlı harekâtın safhalarından biri olarak tezahür etmiştir. İsrail, Lübnan nezdinde, herhangi bir ciddi mütekabil adımdan önce Hizbullah’ın tamamen silahsızlandırılmasını içeren kesin ön koşullar dayatmıştır. Eş zamanlı olarak İsrail, Lübnanlı tutukluları elinde tutmayı, Lübnan topraklarının belirli kısımlarında mevzi ve kontrolünü sürdürmeyi, yeniden imar faaliyetlerini engellemeyi ve Lübnan egemenliğinin tam olarak yeniden tesisini önlemeyi sürdürmektedir. Bu süreçte İsrail, gerekli gördüğü askeri operasyonlar için Lübnan hava sahasını ve topraklarını kullanıma açık tutmaktadır. İsrail’in bu yaklaşımının, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere kilit uluslararası aktörlerin stratejileriyle de genel bir uyum içerisinde olduğu görülmektedir.
Bu süreçte Hizbullah, liderlik kadrosu, toplumsal tabanı, askeri kabiliyetleri ve coğrafi hakimiyeti üzerinde derin etkiler bırakan, ağır ve tarihi darbeler almıştır. Bu gerilemelerin yanı sıra İran, Suriye ve Filistin’i kapsayan daha geniş çaplı bölgesel değişimlerin ortasında, Litani Nehri’nin kuzeyinde silahlı varlığını sürdürme ısrarını korurken, bir yandan da sabır ve yeniden yapılanma stratejisini benimsemiştir. Bununla birlikte Hizbullah, Lübnan Ordusu tarafından gerçekleştirilen silah müsadere işlemleri ve İsrail’in kesintisiz hatta şiddeti artarak devam eden saldırıları altında, söz konusu cephaneliğini nasıl muhafaza etmeyi planladığına dair somut bir yaklaşım ortaya koyamamıştır.
Bu denklemdeki üçüncü aktör, Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından temsil edilen Lübnan devletidir. Hizbullah ve müttefiki Meclis Başkanı Nebih Berri, siyasi sistemin bir parçası olmaya devam etseler de son yirmi yılda ellerinde tuttukları merkezi ağırlığı kaybetmiş görünmektedirler. Mevcut liderlik, Hizbullah’ın da dışlanmadığı daha geniş kapsamlı bir mutabakatın neticesinde ortaya çıkmıştır. Cumhurbaşkanı’nın göreve başlama konuşması bu yeni evreyi yansıtmaktadır: Kapsamı geniş, tonu itibarıyla bir ölçüde idealist ancak devletin silah tekeli ilkesini açıkça yeniden teyit eden bir nitelik taşımaktadır.
Uygulamada, Hizbullah yoğun bir baskı altında bulunduğu gibi, Lübnan devleti de benzer biçimde ciddi baskılarla karşı karşıyadır. Ekonomik açıdan devlet, kronikleşmiş krizi çözüme kavuşturma yolunda henüz kayda değer bir adım atmamış olmakla birlikte, en azından bir bütçe ve mali yasa taslağı sunabilmiştir. Söz konusu girişimler eleştirilere maruz kalsa da yıllardır süregelen kurumsal felcin ardından bazı çevrelerce bir ilerleme belirtisi olarak addedilmiştir. Hükümet, toplumsal baskılara yönelik inovatif çözümler geliştirmek yerine israf ve yolsuzluğu hedef alan yapısal reformları hayata geçirmeksizin, akaryakıt ücretlerini artırmak suretiyle kamu sektörü çalışanları ve askeri personelin maaş ve tazminatlarını yükseltmek gibi kolaycı ve kısa vadeli önlemlere yönelmiştir.
Başbakan Nevvaf Selam özellikle yargısal ihtilaflar ve kökleşmiş nüfuz ağları göz önüne alındığında, taş ocakları ile kamuya ait deniz/nehir kıyısı mülkleri gibi siyasi açıdan hassas dosyalardan kısa vadede gelir elde edilmesinin sınırlarını bizzat kabul etmiştir. Söz konusu dosyalar, Lübnan’ın mali düzeni yeniden tesis edip edemeyeceği, yolsuzluğu azaltıp azaltamayacağı ve silah ile uyuşturucu kaçakçılığı dahil olmak üzere yasa dışı faaliyetlere zemin hazırlayan kayıt dışı ekonomiyi dizginleyip dizginleyemeyeceğine dair göstergeler olarak hem yurt içinde hem de uluslararası mecrada yakından takip edilmektedir.
En çetin dosya, diğer tüm meseleleri gölgede bırakan ve merkezi bir sorun haline gelen güvenlik ve silahsızlanma konusu olmaya devam etmektedir. İsrail, devlet kurumları dışındaki tüm unsurların tamamen silahsızlandırılmasını sağlaması için Lübnan devletine baskı uygulamakta; aksi takdirde saldırılarını yoğunlaştıracağı ve genişleteceği tehdidinde bulunmaktadır. Bu durum, devleti tehlikeli bir ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır. Hizbullah’ın veto yetkisi altında iç operasyonların genişletilmesi, Lübnan Ordusu ile Hizbullah arasında bir çatışma riskini doğurabilir ve toplumsal istikrarı bozabilir. Öte yandan, eylemsiz kalınması ise İsrail’in daha geniş çaplı bir gerilimi tırmandırmasına davetiye çıkarabilir.
Bu arka plan karşısında devletin erteleme, zaman kazanma ve özellikle İran dosyasında Hizbullah’ın Lübnan’daki rolünü ve bağlantılarını yeniden şekillendirebilecek nitelikte büyük bir dışsal kırılmayı bekleme yoluyla iç barışı muhafaza etmeye çalıştığı görülmektedir.
Bu çerçevede parlamento seçimleri, savaş sonrası güç dengelerindeki kaymaların ve bu değişimlerin kamuoyu nezdindeki yansımalarının pratik bir testi olarak telakki edilmektedir. Bu durum, iç gerilimin dozunu artıran ek bir unsur haline gelmiştir. Bununla birlikte, Lübnan üzerindeki en etkili dış gücün seçimler neticesinde köklü bir dönüşüm beklememesi nedeniyle, iç güç dengelerindeki değişimleri daha da tahkim etmek amacıyla seçimlerin ertelenmesi yönündeki baskılar artmaktadır. Resmi onay süreci tamamlanıncaya kadar, en muhtemel senaryo olarak bu seçenek öne çıkmaktadır.
Bu durum, çok katmanlı meşruiyet krizleri üretmiştir. Tarihsel süreçte Lübnan devleti, mutlak meşruiyete nadiren sahip olabilmiştir. Otorite, mezhepsel güç paylaşımı yoluyla aktörler arasında paylaştırılmış ve hatta devletin şiddet tekeli ve ulusal savunma gibi asli fonksiyonları bile siyasi uzlaşılar ekseninde şekillenmiştir. Bugün devlet, iki temel görev arasında denge kurma noktasında bir sınava tabi tutulmaktadır: Bir yanda Hizbullah karşısında iç meşruiyetini yeniden tesis etmek, diğer yanda ise Lübnan’ı İsrail saldırılarına karşı korumak.
Ekonomi cephesinde yeni liderlik meşruiyeti yeniden inşa etmeye yardımcı olabilecek geniş kapsamlı reform sloganları yükseltmiş ancak henüz bu hedefler için gerekli temel yapıtaşlarını oluşturamamıştır. Öte yandan, geçmişte ülkenin, Güney Lübnan’ın ve bilhassa kendi toplumsal tabanının koruyuculuğu rolüne dayanan Hizbullah’ın öz meşruiyeti de savaş neticesinde derinden sarsılmıştır. Hizbullah, söz konusu meşruiyeti ihya etmek adına henüz yeni bir çerçeve sunamamış, bunun yerine meşruiyetini toplumsal ve dini temsil, sosyo-ekonomik hizmetler ve silahlı varlığıyla özdeşleşen “direniş doktrini” üzerinden yeniden tanımlama yoluna gitmiştir.
Taif Anlaşması’nın yeniden uygulanması ve Lübnan’daki mezhepsel dengelerin incinmiş durumdaki Şii toplumuna güvence verecek ve silahlara olan bağımlılığı azaltacak şekilde tekrar kalibre edilmesi yoluyla meşruiyetin ihyasına yönelik girişimlerin emareleri görülmektedir. Bu süreç, devletin otoritesini ve kurumsal kontrolünü kademeli olarak yeniden tesis etmesine olanak tanımayı amaçlamaktadır. Ancak bu durum büyük ölçüde teorik bir düzlemde kalmaktadır. Zira İsrail’in geri çekileceğine, Hizbullah’ın bu tür düzenlemeleri kabul edeceğine veya devletin oluşacak herhangi bir yeni denge altında etkin bir ekonomik kontrol kurarak bunu vatandaşlara hizmet ve yolsuzlukla mücadele yolunda kullanabileceğine dair hiçbir garanti bulunmamaktadır. Dolayısıyla, Avn-Selam liderliğinin başlangıcında devlet meşruiyetinde gözlemlenen artışa rağmen mevcut tıkanıklık ve biriken gerilemeler, yeni filizlenen bu meşruiyeti istikrarlı bir şekilde aşındırmaktadır.
Lübnan kamuoyunda ekonomiye yönelik yaygın bir memnuniyetsizlik ve karamsarlık hakimken askeri-güvenlik meselesi ana ayrışma hattı olma özelliğini korumaktadır. Hizbullah’ın toplumsal tabanı şok, korku ve bir tür atalet hali yaşamakta, devletin koruma sağlama veya Hizbullah’ın geçmişteki güvenlik rolünü ikame etme kabiliyetine karşı sınırlı bir güven duymaktadır. Buna mukabil, Hizbullah’a muhalif toplumsal kesimler mevcut konjonktürü devletin temellerini yeniden inşa etmek için bir fırsat olarak görmekte ve bu sürecin barışçıl ve hızlı bir şekilde ilerlemesini temenni etmektedir.
Söz konusu kırılgan yapı, İsrail ve ABD tarafından İran’a karşı yürütülen, yansımaları birkaç gün içinde Lübnan’a sirayet eden ve yukarıda zikredilen tüm tehditleri harekete geçiren uluslararası savaşın ortasında son gerilimin ardından çökmüştür.
Ateş hattında bütün krizler ivme kazanmıştır. Devlet, Lübnan topraklarında Hizbullah’a ait her türlü askeri veya güvenlik faaliyetini yasaklamak ve silah gücünü kendi otoritesiyle sınırlandırmak yönünde hızlı ve kesin nitelikte bir karar almıştır. Ancak bu kararın fiiliyatta nasıl icra edilebileceği belirsizliğini korumaktadır. Aynı zamanda, iç sivil barışa yönelik tehditler süratle büyürken Lübnan’ın kendi egemenliğini ve vatandaşlarını koruma kapasitesi istikrarlı bir şekilde zayıflamaktadır.
Bu süreç Hizbullah’ın geri adım atmayı reddettiği, İsrail’in ise örgütü imha etme kararlılığını sürdürdüğü ve Lübnan topraklarına açıkça göz diktiği, İsrail lehine işleyen devasa bir güç asimetrisi karşısında cereyan etmektedir. Tüm bu karmaşanın ortasında, kapasitesi oldukça sınırlı olan devlet ciddi bir tuzağa düşmüş; Lübnan’ın coğrafyasını, demografisini, güvenliğini, sınırlarını ve sivil barışını modern tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir riskle karşı karşıya bırakmıştır.





































