(Bu makalenin orijinal İngilizce versiyonu 4 Mart 2026 tarihinde Platform: Müslüman Dünyanın Gündemi‘nde yayımlanmıştır.)
Kent sosyolojisi ve kent çalışmaları literatüründe mekânın dönüşümü genellikle sermaye birikimi rejimleri ve neoliberal politikalar üzerinden analiz edilir. Örneğin Lefebvre (1991) ve Harvey (1982), kapitalist süreçler içinde mekânın üretimi ve yıkımının rolünü açıklamak için yaratıcı yıkım kavramını kullanır. Harvey’nin “mekânsal çözüm teorisi” (1982) de bu süreci sermayenin krizlerini aşmak için mekânın sürekli yeniden inşası olarak ele alır. Ancak yerleşimci sömürgecilik perspektifinden bakıldığında bu dönüşüm yalnızca sermaye birikimi, ekonomik rant arayışı ya da mekânın yeniden düzenlenmesi ile açıklanamaz. Bu nedenle yerleşimci sömürgeci bağlamlarda kentsel yıkımın arkasındaki yıkıcı ve ideolojik motivasyon, meselenin başka bir boyuttan ele alınmasını gerektirir. Sömürgecinin yerli halkı mülksüzleştirme ve onların hafızasını silme motivasyonu, hafıza ve mekân üzerinden bir tartışma alanı açarak kentsel mekân ve yerinden edilme meselelerini yeniden düşünmek için bir zemin sağlar. Nitekim burada görülen kentsel yıkım, neoliberal ekonomik model ve piyasa dinamiklerinin ötesine geçerek mekân-kırım olarak ortaya çıkar.
Mekân-kırım kavramı, Hanafi (2009) tarafından soykırım kavramına alternatif ya da ona ek bir boyut olarak ortaya konur. Hanafi’ye göre İsrail Filistin çatışmasını tanımlarken soykırım kavramı bazı açılardan yetersiz kalmaktadır çünkü İsrail’in birincil hedefi doğrudan mekânın kendisidir. Amaç Filistinlilerin siyasal özne olarak varlığının temelini oluşturan şey olan topraklarını yok etmektir (2009, s. 107-109). Bu kavram, mekânın ve kentsel hafızanın nasıl bir savaş alanına dönüştürüldüğünü gösteren bir şiddet biçimini ifade eder. Buradaki amaç, Filistinlilerin toplumsal, kültürel ve siyasal varlıklarını sürdürdükleri mekânı hedef almaktır (2009, s. 113). Hanafi’ye (2009) göre eğer bir mekân yaşanamaz ve işlevsiz hale getirilirse o mekânda yaşayan insanlar da ortadan kaldırılmış olur. Bu yerleşimci sömürgeci projenin temel amacıdır. Dolayısıyla yerleşimci sömürgeciliğin motivasyonu yalnızca toprağa sahip olmak değil, aynı zamanda o toprağın kentsel hafızasını, mekânsal bütünlüğünü ve yerel kimlikle kurduğu bağı silmektir.
Filistin bu teorinin laboratuvarı olarak tanımlanır. Hanafi’ye göre (2009) mekân-kırımın temel hedeflerinden biri Filistin halkını uluslararası hukukun öznesi olarak işlev göremeyecekleri parçalanmış bir coğrafyaya hapsederek görünmez kılmaktır. Nitekim mekân-kırımın bir tezahürü olarak Batı Şeria birbirinden kopuk parçalara bölünmüş bir takımadaya dönüştürülmüştür. Böylece bu kavram yalnızca bir yıkım değil aynı zamanda bir yönetim biçimi haline gelmiştir (2012). Bu doğrultuda kolonizasyon yoluyla Filistin toprakları adım adım Yahudi yerleşimleri tarafından ele geçirilmektedir. İsrailli yerleşimciler için özel yollar ve yerleşimler kurulmakta, Filistin şehirleri birbirine ulaşamayan kapalı hücrelere dönüştürülmektedir. Duvarlar, kontrol noktaları ve yalnızca Yahudi yerleşimcilere ayrılmış yollar Filistinlilerin hareketini kısıtlamaktadır. Bu takımada yapısı, mekânsal bütünlüğü yok ederek bir Filistin devletinin kurulmasını fiziksel olarak imkânsız hale getirmeyi amaçlamaktadır (Hanafi, 2012, s. 196-198).
Benzer şekilde Ayrım Duvarı yalnızca fiziksel bir engel değil aynı zamanda sembolik şiddetin en somut tezahürlerinden biri olarak görülür (Piquard, 2007). Duvar, yerleşimciler için içeride ve güvenli, Filistinliler için ise dışarıda ve tehlikeli ya da görünmez bir hiyerarşi kurar. Öte yandan Hanafi, Foucault’nun (1978) biyopolitika kavramının aksine Filistin’de mekânsal bir politikanın işlediğini ileri sürer (2012, p.196). Buna göre mekân-kırım yalnızca askeri saldırılarla gerçekleşmez; aynı zamanda planlama yasaları, arkeolojik kazılar ve çevre düzenlemeleri gibi sivil görünümlü araçlar yoluyla yürütülen bir mülksüzleştirme rejimini de içerir. Nitekim Mekân-kırım gizli ve sinsi bir süreçtir. Yerleşimlerin inşası, hareket kısıtlamaları ve kontrol noktalarının kurulması yoluyla mekân giderek işlevsiz hale getirilir ve nihayetinde yerli nüfus toprakla olan bağından koparılır.
Kolektif Hafıza, Yerinden Edilme ve Yıkım
Hafızanın taşıyıcısı olan mekânın ortadan kaldırılması, o topluluğun geçmişini ve kimliğini de siler. Bu durum kimlik aşınmasına yol açarak topluluğu köksüzleştirir. Balkanlarda görülen kentkırım, şehrin kozmopolit ruhuna duyulan nefretle beslenmiş; evlerin ve binaların patlatılması ve şehirlerin yok edilmesiyle sonuçlanmıştır. Filistin’de ise Mekân-kırım çok katmanlı bir yok etme projesidir. Coğrafyayı, altyapıyı ve ekonomik damarları felce uğratarak toprağı yerli nüfustan arındırmayı ve yerleşimci sömürgeci için alan açmayı hedefler (Ersoy Ceylan, 2024).
Mekânsal politikalar ve yerinden edilme, kentsel planlama ya da yeniden yapılandırmanın ekonomik olduğu kadar siyasal ve ideolojik bir süreç olduğunu da gösterir. Bu nedenle kentsel yıkım yalnızca binaların ve altyapının fiziksel olarak ortadan kaldırılmasıyla sınırlı değildir. Yıkım süreçleri aynı zamanda mekân aracılığıyla kurulan toplumsal bağların, gündelik yaşam pratiklerinin ve kolektif hafızanın kopmasına da yol açar. Bu mekânların yok edilmesi ya da erişilemez hale gelmesi, bireylerin ve toplulukların şehre aidiyet duygusunu ve mekânsal hafızalarını aşındırır. Yerinden edilme olgusu, kentsel planlama ya da yeniden geliştirme adı altında uygulanan kentsel dönüşüm, soylulaştırma ve mekânsal ayrışma süreçleriyle birlikte ele alınır. Bu süreçler devlet politikaları, sermaye, hukuki düzenlemeler ve ideolojik yönelimler tarafından şekillendirilen siyasal müdahalelerdir. Yıkım ve yerinden edilme yoluyla mekânın yeniden düzenlenmesi, şehirde kimin kalabileceğini ve kimin dışlanacağını belirleyen bir iktidar pratiği olarak işlev görür.
Yerleşimci sömürgecilik bağlamında yerinden edilme ve yıkım sistematik ve sürekli bir şekilde gerçekleştirilir. Yerleşimci sömürgeci projelerde mekân, yeni yerleşimciler için sürekli kontrol edilmesi, dönüştürülmesi ve yeniden tanımlanması gereken bir nesnedir. Bu nedenle yerleşimci sömürgecilik bağlamında kentsel yıkım ve yerinden edilme, mekânı yalnızca fiziksel olarak değil aynı zamanda toplumsal ve sembolik olarak da yeniden üretmeyi amaçlayan kapsamlı bir iktidar stratejisi olarak anlaşılmalıdır. Örneğin İkinci İntifada sırasında İsrail’in işgal projesi, Filistin topraklarını mekândan mekânsızlığa dönüştürerek Filistin nüfusunu “demografik transfer” olarak adlandırılan ya da bir İsrailli bakanın ifadesiyle “gönüllü transfer” sürecine tabi tutmayı hedeflemiştir. İsrail bu tür bir nüfus transferinin zeminini hazırlamaktadır. Ev yıkımları da Mekân-kırım yoluyla bu transferi teşvik etmek için kullanılan bir başka taktiktir (Hanafi, 2012).
Mekânın yok edilmesi yalnızca askeri araçlarla gerçekleşmez; kent plancıları, emlak uzmanları ve yerleşimciler gibi aktörler de mekânsal yok etme sürecinin parçası haline gelir. Mekân-kırım nihayetinde mülksüzleştirilmiş ve yersizleştirilmiş kitlelerin ortaya çıkmasına yol açar. İnsanların varlıklarını mümkün kılan ya da kök saldıkları mekânları terk etmeye zorlanmaları, kolektif hafızayı silmeyi amaçlar. Mekânın bir ruhu vardır ve toplumsal ilişkiler tarih boyunca bu mekânı yeniden üretir. 1948’den bu yana Filistin coğrafyası Yahudi yerleşimciler için yeniden üretilmiştir. Bir yandan Filistin hafızasının bastırılması ve silinmesi hedeflenirken diğer yandan yeni bir Yahudi kolektif hafızası inşa edilmeye çalışılmaktadır. Filistin köylerinin yıkılması, haritalardan silinmesi, Arapça yer adlarının İbranileştirilmesi ve bu mekânlara yeni ulusal anlatıların dayatılması bu rejimin temel araçlarıdır (Ersoy Ceylan, 2024, s. 80-82).
Direniş Biçimi Olarak Mekânı Geri Kazanmak
Yerleşimci sömürgecinin Mekân-kırım pratiğine karşı geliştirilen mekânsal direniş biçimleri, Filistin direniş tarihinde mekânı geri kazanma mücadelesi olarak önemli bir yer tutar. Bu mücadelenin özü mekânı sömürgeciden geri almak ya da mekân üretmektir. Bu süreç kolektif hafızayı korumak, yeniden üretmek ve mekân aracılığıyla geleceğe taşımak anlamına gelir. Filistin bağlamında şehir hem sömürgeci gücün yok etmeye çalıştığı bir alan hem de direnişin kararlılıkla sürdüğü bir “hafıza mekânıdır”. Sömürgeci Mekân-kırıma karşı gelişen bu direniş nesneler, bedensel pratikler ve sözlü anlatılar aracılığıyla görünür hale gelir.
Bu direnişin en güçlü örneklerinden biri edebiyat, sözlü gelenekler ve hikâye anlatıcılığıdır. 1948 Nakba’sından sonra sürgüne gönderilen Filistinliler, terk etmek zorunda kaldıkları şehirleri ve köyleri anlatılar aracılığıyla canlı tutmaya çalışmışlardır. Sokaklar, evler, zeytinlikler ve gündelik yaşam pratikleri kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Bu anlatılar kolektif hafızanın mekân aracılığıyla korunmasını, yeniden üretilmesini ve geleceğe aktarılmasını temsil eder. Aynı zamanda geri dönüş hakkını ve mekânsal aidiyeti canlı tutan siyasal eylemler olarak işlev görürler. Haritalardan silinen köyler bu anlatılar sayesinde toplumsal hafızada varlığını sürdürür. Böylece fiziksel olarak yok edilse bile mekân semboller aracılığıyla direnişin bir parçası olarak yeniden kurulur. Filistinliler için bu yalnızca geçmişi hatırlamak değil, aynı zamanda mekân üzerindeki sahipliği yeniden ilan etmenin bir yoludur. Nitekim sürgünde yaşayan Filistinlilerin ev anahtarlarını saklaması bir gün geri döneceğiz mesajının en güçlü sembollerinden biridir.
Gazze ve Batı Şeria’da yaşamaya devam eden Filistinliler için ise şehri geri kazanmak, yıkıma rağmen mekânda kalmak ve onu yeniden üretmek için mücadele etmek bu direnişin bir diğer hayati parçasıdır. İsrail bombaları veya buldozerleri tarafından defalarca yıkılan evlerini yeniden inşa eden Filistinliler, mekânsal yok edilmeye karşı bilinçli bir karşı pratik sergilemektedir. Burada evler yalnızca fiziksel yapılar değildir; hafıza, kimlik ve sürekliliğin direnişle kesiştiği hayati düğüm noktalarıdır. Bu nedenle yıkılan bir evi yeniden inşa etmek koparılmak istenen tarihsel bağları yeniden kurmak anlamına gelir.
Şehri geri kazanmak, mekânsal varlığın ısrarla sürdürülmesi üzerinden anlaşılabilir. Mekân sömürgeci gücün kontrol etmek ve yeniden yazmak istediği bir alan olsa da Filistinlilerin gündelik yaşam pratikleri aracılığıyla sürekli yeniden üretilir. Bu noktada kolektif hafıza, sömürgeci şiddet tarafından parçalanmış coğrafyada parçaları birleştiren aktif bir siyasal eylem haline gelir. Edebiyattan sözlü tarihe uzanan Filistin arşivleri bu hafızanın önemli bir bölümünü oluşturur. Haritadan silinen köyleri ve şehirleri sözlerle yaşatmaya ve yeniden kurmaya çalışmak, “mekân-kırımın mutlak başarısını engelleyen alternatif bir mekân” sunar. Böylece mekân sömürgeci için bir yıkım alanı iken direnen için hafızanın korunduğu, kimliğin her gün yeniden üretildiği ve bir gün geri dönme umuduyla mekânla kurulan bağın sürdürüldüğü canlı bir direniş öznesine dönüşür.
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Platform Projesi: Müslüman Dünyanın Gündemi’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Kaynakça
Hanafi, S. (2009). Spacio-cide: Colonial politics, invisibility and reiterability in Palestinian territory. Contemporary Arab Affairs, 2(1), 106–121. https://doi.org/10.1080/17550910802622641
Hanafi, S. (2012). Explaining spacio-cide in the Palestinian territory: Colonization, separation, and state of exception. Current Sociology, 61(2), 190–205. https://doi.org/10.1177/0011392112456505
Harvey, D. (1982). The limits to capital. Basil Blackwell. (Harvey’nin “Spatial Fix” ve yaratıcı yıkım teorisi bağlamında metin içi atıf için).
Ersoy Ceylan, T. (2024). Belleği silmek: Bir yıkım aracı olarak mekân-kırım. Mimar.ist, (80), 20-23.
Foucault, M. (1980). Power/knowledge: Selected interviews and other writings 1972–1977 (C. Gordon, Ed. & Trans.). New York: Pantheon Books.
Lefebvre, H. (1991). The production of space (D. Nicholson-Smith, Çev.). Blackwell.
Piquard, B. (2007). The politics of the West Bank wall: Symbolic violence and spaciocide. S. Doucet (Ed.), The politics of making içinde (ss. 11-24). Routledge.





































