28 Şubat 2026’da ABD-İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan ve ardından İran’ın Körfez ülkelerini hedef almasıyla bölgeye yayılan savaş, Körfez’in son yirmi yılda büyük emekle kurduğu temel bir varsayımı yıktı: Körfez güvenlidir. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt, Bahreyn, Katar ve benzeri küçük Körfez devletleri, büyük güçlerle yakın ilişki kurarak kendilerini bölgesel yangının dışında tutabilir varsayımını… Son haftalar bunun her zaman böyle olmadığını gösterdi ve Körfez’in de sonuçta Ortadoğu’nun bir parçası olduğu gerçeğini yeniden hatırlattı.
Savaş yalnızca İran ile ABD-İsrail ekseni arasındaki askeri gerilimi büyütmedi; aynı zamanda Körfez’in son yirmi yılda inşa ettiği siyasi, ekonomik ve psikolojik düzeni de derinden sarstı. Çatışmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri, İran’ın kendisiyle doğrudan savaşta olmayan Körfez ülkelerinin istisnasız tamamını hedef alması oldu. BAE, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Umman ve Suudi Arabistan’ın farklı yoğunluklarda füze ve İHA saldırılarına maruz kalması, bölgesel çatışmalarda “tarafsız kalmanın” ya da “savaşa taraf olmamanın” artık yeterli bir koruma sağlamadığını ortaya koydu.
İran’ın bu ülkeleri doğrudan hedef alması, ilk bakışta cezalandırıcı ve caydırıcı bir stratejinin parçası olarak okunabilir. Tahran açısından Körfez ülkeleri, fiilen savaşa girmemiş olsalar bile, ABD’nin bölgesel askeri mimarisinin parçası olan, Amerikan üslerine ev sahipliği yapan, Washington ile güvenlik ilişkileri bulunan ve savaşın lojistik ya da istihbari denkleminde tamamen dışarıda tutulamayacak aktörlerdi. İran bu saldırılarla yalnızca askeri değil, siyasi bir mesaj da verdi: Bölgesel savaşın maliyeti yalnızca savaşan taraflarla sınırlı kalmayacaktır. Bu yaklaşım, Körfez monarşilerine coğrafyanın dayattığı gerçekliği yeniden hatırlattı.
Burada dikkat çekici olan nokta, İran’ın sadece kendisine açık şekilde mesafeli duran ülkeleri değil, son yıllarda diyalog kanallarını açık tutmaya çalışan ülkeleri de vurmuş olmasıdır. Özellikle Umman gibi uzun süredir İran’la dengeli ilişki kuran bir aktörün dahi saldırılardan tamamen muaf kalmaması, son dönemde Körfez’de öne çıkan yumuşama ve gerilim azaltma siyasetinin sınırlarını açığa çıkardı. 2019’dan itibaren özellikle Suudi Arabistan ve BAE, İran’la doğrudan çatışmayı azaltmak, karşılıklı diyaloğu artırmak ve bölgesel tansiyonu düşürmek için daha temkinli bir çizgiye yönelmişti. Ancak son savaş, bu yaklaşımın Körfez’i İran’ın misillemesinden korumaya yetmediğini gösterdi.
“Güvenli Bölge” İmajına Darbe
Bu gelişmenin en önemli sonucu, Körfez’in uzun yıllardır pazarladığı “güvenli bölge” imajının ciddi biçimde yara almış olmasıdır. Körfez ülkeleri, özellikle de Dubai, Abu Dabi, Doha ve Riyad, kendilerini çalkantılı bir Ortadoğu’nun ortasında istikrar, refah ve öngörülebilirlik adaları olarak konumlandırmıştı. Bu imaj; turizmi, küresel sermayeyi, lojistik ağlarını, havayolu taşımacılığını, uluslararası şirket merkezlerini ve büyük ölçekli yatırım projelerini besleyen temel unsurdu. İran saldırılarıyla birlikte bu modelin en kritik dayanağı sarsıldı: güvenlik algısı.
Bir ülkenin ya da bölgenin ekonomik çekim merkezi olabilmesi için yalnızca altyapıya, sermayeye ve vizyona değil, aynı zamanda güvenlik algısına ihtiyacı vardır. Körfez’in bugüne kadarki başarısı, tam da bu hissi satın alınabilir, sürdürülebilir ve yönetilebilir kılmasından kaynaklanıyordu. Şimdi ise petrol ve doğal gaz tesislerinin hedef alınabilmesi, Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanması, sivil altyapının tehdit altında olması ve şehir merkezlerinde patlamaların yaşanması, Körfez ekonomilerinin kırılganlığını daha hiç olmadığı kadar görünür hale getirdi. Bu durum sadece kısa vadeli bir güvenlik sorunu değildir, aynı zamanda Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 gibi iddialı dönüşüm projelerini, BAE’nin küresel finans ve lojistik merkezi olma iddiasını ve genel olarak Körfez’in çeşitlendirme stratejilerini doğrudan etkileyebilecek yapısal bir sınama.
Saldırılar Körfez’i Nasıl Dönüştürür?
Bundan sonra Körfez ülkelerini bekleyen dönüşüm, her şeyden önce güvenlik anlayışında yaşanacaktır. Muhtemelen daha fazla savunma harcaması, kritik altyapının daha yoğun biçimde korunması, hava savunma sistemlerinin genişletilmesi, enerji tesislerinin daha fazla tahkim edilmesi ve siber-fiziksel güvenliğin birlikte ele alınması gibi adımlar gündeme gelecektir. Ancak dönüşüm yalnızca teknik ya da askeri boyutta olmayacaktır. Körfez başkentleri artık güvenliğin dışarıdan ithal edilen bir şemsiye ile garanti altına alınamayacağını daha net görecektir. Bu da onları hem dış ortaklıklarını çeşitlendirmeye hem de kendi aralarındaki güvenlik koordinasyonunu yeniden düşünmeye itecektir.
Tam da bu noktada, Körfez bölgesinin güvenliği için ortak bir mekanizma kurulmasının ne ölçüde mümkün olduğu sorusu önem kazanıyor. Teoride, İran tehdidinin tüm Körfez ülkelerini hedef almış olması, ortak bir güvenlik mimarisi kurmak için güçlü bir gerekçe yaratıyor. Aynı tehdit algısı, ortak erken uyarı sistemleri, koordineli hava savunması, deniz güvenliği işbirliği ve kriz anlarında birlikte hareket edebilecek siyasi-askeri platformların inşasını teşvik edebilir. Körfez ülkelerinin bu zamana kadar İran konusunda tehdit algılarının seviyesi birbiriyle aynı değildi. Ancak son saldırılardan herkesin, bütün ülkelerin nasibini alması, İran tehdidini daha önce hiç olmadığı kadar ortak bir somut realite haline getirdi. Bu nedenle yeni dönemde, tam anlamıyla entegre bir Körfez güvenlik mimarisinin kısa vadede ortaya çıkması zor olsa da Körfez ülkeleri arasında çok daha sıkı bir işbirliği beklenebilir.
Körfez ülkelerinin önündeki temel sorun yalnızca İran değil. Bu savaş, aynı zamanda ABD’ye duyulan ve zaten aşınmış olan güveni daha da aşındırdı. Körfez monarşileri yıllardır Amerikan güvenlik şemsiyesi altında hareket etseler de, son gelişmeler Washington’un bölgeyi güven ve istikrara kavuşturan değil, artık güvensizleştiren ve istikrarsızlaştıran bir güç olduğu algısını pekiştirdi. Körfez açısından mesele artık yalnızca “İran’dan nasıl korunuruz?” sorusu değil, aynı zamanda “ABD’nin sürüklediği çatışmaların maliyetini nasıl yönetiriz?” sorusu. Bu nedenle önümüzdeki dönemde Körfez ülkeleri ABD’den kopmayacak fakat ona tam anlamıyla yaslanmanın risklerini daha fazla hesaba katacaktır. Zaten uzun yıllardır devam eden savunma işbirliklerini çeşitlendirme stratejisi ivme kazanacaktır, ancak ABD’den gerçek bir kopuş beklemek hala gerçekçi değil.
Olası Senaryolar
Tüm bu tablo içinde Körfez için birkaç olası senaryo öne çıkıyor. İlk senaryo, savaşın ardından zayıflamış ama daha sertleşmiş, daha öfkeli ve daha öngörülemez bir İran’ın ortaya çıkmasıdır. Bu durumda Körfez ülkeleri, kapasitesi aşınmış olsa da intikam duygusu yüksek, nükleer eşiğe daha yakın ve vekil ya da doğrudan saldırılara daha yatkın bir İran’la yaşamak zorunda kalabilir. Bu senaryo, bölge için uzun süreli ve düşük yoğunluklu ama sürekli bir tehdit ortamı yaratır.
İkinci senaryo, İran içindeki düzenin çözülmesi ve ülkenin ciddi bir istikrarsızlık sarmalına girmesidir. Bu durum, ilk bakışta bazı çevrelerce fırsat gibi görülebilir, ancak Körfez açısından belki de en tehlikeli ihtimal budur. Devlet kapasitesini kaybetmiş, etnik fay hatları boyunca parçalanan, sınırlarından silah, milis, mülteci ve istikrarsızlık ihraç eden bir İran, Körfez için yönetilmesi çok daha zor bir güvenlik ortamı doğurur. Körfez ülkeleri açısından güçlü ama öfkeli bir İran mı, yoksa dağılmış ve kaos üreten bir İran mı daha büyük tehdit sorusunun net bir cevabı yok; fakat her iki seçenek de güven verici değil.
Üçüncü ve görece daha olası senaryo ise, Körfez ülkelerinin bir yandan İran’la zorunlu bir denge ilişkisi kurmaya çalışırken, diğer yandan çok yönlü dış politika ve savunma ortaklıklarını derinleştirmesi. Çin, Rusya, Türkiye, Fransa ve başka aktörlerle ilişkilerin genişlemesi, Körfez’e daha fazla manevra alanı sağlayabilir. Ancak bu da bölgeye gerçek anlamda kolektif ve istikrarlı bir güvenlik düzeni getirmeyebilir. Daha ziyade, çok kutuplu, daha işlem bazlı, daha parçalı ve daha belirsiz bir düzen ortaya çıkabilir.
Sonuç olarak 28 Şubat sonrası savaş, Körfez için kritik bir dönüm noktası. İran’ın doğrudan savaşta olmayan komşularını hedef alması, bölgesel savaşların artık tarafsız alan bırakmadığını gösterdi. Körfez’in “istikrar adası” anlatısı ağır yara aldı. Bundan sonra bölge daha korumacı, daha temkinli, daha çok yönlü ve daha güvensiz bir döneme girecek. En büyük soru, Körfez’in bu kırılmayı ortak bir güvenlik vizyonuna dönüştürüp dönüştüremeyeceği. Şimdilik görünen, bölgenin daha düzenli değil daha kırılgan; daha güvenli değil daha öngörülemez bir Ortadoğu’ya uyum sağlamaya çalışacağı ve bu Ortadoğu’dan hiç kimsenin azade olamayacağı…
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Platform Projesi: Müslüman Dünyanın Gündemi’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.







































