1. Öncelikle, “dijital ümmet” kavramı nedir? Geleneksel ümmet kavramının bu dönüşümü Müslüman toplumları nasıl etkiliyor?
Ümmet terimi, dünya genelindeki Müslüman topluluğunu ifade eder. Müslümanlar Endonezya, Türkiye, Mısır ve Hindistan gibi birbirinden oldukça farklı kültürlere, geleneklere ve yaşam biçimlerine sahip coğrafyalara dağılmış olsalar da Müslüman inananlar topluluğu olan ortak “ümmet” mefhumu etrafında birleşirler.
Dijital ümmet, bu mefhumu farklı bir uzama taşır, zira artık fiziksel dünyadan ziyade çevrimiçi dünyadan söz etmekteyiz. Bu kavramla kastettiğimiz, tıpkı bu röportajda yaptığımız gibi Müslümanların mesafelere rağmen birbirleriyle iletişim kurabildikleri, etkileşime geçebildikleri ve diyalog sürdürebildikleri siber alandır.
Bu bağlamda dijital ümmet, fiziksel dünyadaki ümmetin pek çok özelliğini paylaşmakla birlikte siber alanda var olma, coğrafi sınırları ve mesafeleri aşabilme kabiliyeti gibi yeni nitelikler de barındırmaktadır.
2. Dijital ümmet fikrini İslamofobik perspektiflerden arındırılmış bir şekilde inşa etmek için neler yapılmalıdır?
İslam’a ve Müslümanlara yönelik rasyonel olmayan ve abartılı bir korku olarak tanımlanan İslamofobi maalesef hem fiziksel dünyada hem de çevrimiçi mecralarda mevcudiyetini sürdürmektedir. Bununla birlikte, internet ve dijital mecralar iki ucu keskin bir bıçak işlevi görmektedir. Söz konusu platformlar, İslamofobik söylemler için zemin hazırlayabildikleri gibi bu söylemlere karşı koyacak alanlar da yaratabilmektedir.
Dijital platformlar, genç Müslümanlara kendi görüşlerini, fikirlerini ve inançlarını ifade etme ve böylelikle İslamofobik anlatılara meydan okuma fırsatı sunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve dünyanın diğer bölgelerinde, teknolojik açıdan yetkin gençlerin Facebook, X, bloglar ve YouTube gibi mecraları kendi içeriklerini paylaşmak ve İslamofobi ile mücadele etmek için kullandığı pek çok başarılı kampanya yürütülmüştür.
3. Makalelerinizden birinde, İslam adına kimin konuştuğu konusunda bir ikilem ortaya atmış ve dijital alanda İslam hakkında yayılan yanlış bilgilendirme sorununu ele almıştınız. Bunu önlemek için hangi araçlara veya mekanizmalara ihtiyaç duyulmaktadır?
Sanal ortam pek çok avantaj sunmakla birlikte beraberinde çeşitli dezavantajlar da getirmektedir. Bunların başında bilgi aşımı ile bilgi kirlenmesi, hatalı bilgi ve dezenformasyon olarak adlandırabileceğimiz kavramlar gelmektedir. Sosyal medyada görülen veya okunan her şeye doğrudan inanılması mümkün değildir.
Sosyal medyanın sıklıkla bireylerin bilgi paylaştığı ve yayımladığı bir tür yurttaş gazeteciliği işlevi görmesi nedeniyle, hatalı bilgi yayılımı riski her zaman mevcuttur. Bu durum, otorite meselesini gündeme getirmektedir: İslam adına kim konuşmaktadır?
İnternet, pek çok farklı kişinin İslam hakkında konuştuğu bir ortam yaratmıştır. Bu kişilerin bir kısmı gerekli eğitime ve bilgi birikimine sahipken, diğerleri bu donanımdan yoksundur. Bu durum izleyicilerin neye inanacaklarını ayırt etmelerini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle kullanıcıların çevrimiçi ortamda karşılaştıkları içerikleri değerlendirebilmeleri ve hatalı bilgilerle manipüle edilmekten kaçınabilmeleri için hem medya okuryazarlığına hem de İslam okuryazarlığına ihtiyaçları vardır.
4. İslami kaynaklara erişim artık çevrimiçi ortamda herkes için mümkün. Bu durum, İslami ilim geleneğinde bir dönüşümü mü temsil ediyor?
Evet, bu durum bir önceki meseleyle yakından ilişkilidir. Günümüzde pek çok farklı ses çevrimiçi mecralarda kendilerini İslam alimi olarak sunmaktadır. Derslerimde sıklıkla uzmanlık alanımın İslami ilimler değil, medya ve iletişim çalışmaları olduğunu vurguluyorum. Şayet bir kimse dini bir görüş arayışındaysa, İslami ilimler alanında usulüne uygun bir eğitim almış ehil kişilere danışmalıdır.
Maalesef bu ayrım her zaman gözetilmemektedir. Bazen İslami ilimler alanında hiçbir eğitimi bulunmayan kişiler, çevrimiçi ortamlarda Kur’an ayetlerinden veya hadislerden alıntılar yapmaktadır ki bu durum kafa karışıklığına yol açabildiği gibi hatalı bilgilerin yayılmasına da sebebiyet vermektedir.
Bireyler dijital okuryazarlık, medya okuryazarlığı ve İslam okuryazarlığına bir arada sahip olmadıkları takdirde, hatalı bilgilere karşı savunmasız hale gelmektedirler. Bu durum, özellikle çevrimiçi mecralarda uzun vakitler geçiren ancak karşılaştıkları içerikleri eleştirel bir süzgeçten geçirmek için gerekli bilgi birikimine henüz sahip olmayan gençler için geçerlidir.
5. Yerel, kültürel ve dini kimliklerin yeniden tanımlanması, yerelin küreselleşmesi giderek daha görünür hale geliyor. Sizce bu süreç Müslümanları birbirine daha mı yaklaştırıyor, yoksa farklılıkları daha belirgin hale getirip potansiyel olarak bölünmeleri mi derinleştiriyor?
Bu sorunun cevabının iki yönlü olduğunu düşünüyorum. Bazı durumlarda internet, bireylerin kendi görüşlerini pekiştirmek amacıyla dijital platformları kullanmaları nedeniyle mevcut bölünmeleri ve farklılıkları derinleştirebilmektedir. Ancak diğer yandan Filistin’e destek veya insan hakları savunuculuğu gibi belirli meseleler etrafında Müslümanların kolektif bir biçimde bir araya geldiği durumlar da mevcuttur.
Nihayetinde internet yalnızca bir araçtır. Etkisi, nasıl kullanıldığına bağlıdır. Müslüman ümmeti içinde daha güçlü bir vahdet duygusu yaratabileceği gibi daha fazla kutuplaşmaya da yol açabilir. Islam.com: Contemporary Islamic Discourses in Cyberspace adlı kitabımızda, internetin rasyonel ve yapıcı diyaloğun zemini olan o “orta yolu” (makul zemini) oluşturmakta çoğunlukla başarısız olduğunu saptadık. Aksine, etkileşimler genellikle ya benzer görüşteki gruplar arasındaki tam mutabakata ya da karşıt görüşler arasındaki şiddetli çatışma ve husumete evrilmektedir.
Bu noktada destek, duygusal bir dışavuruma dönüşmektedir: Birini beğendiğimde gönderilerini paylaşıyor, beğeniyor, yeniden paylaşıyor ve onu çevrimiçi ortamda destekliyorum. Ya da tam tersi yaşanıyor: Birinin fikirlerini beğenmediğimde ve ona katılmadığımda, bu durum “dijital kaosa” dönüşüyor. İnsanlar sosyal medya mecralarını başkalarına saldırmak, imajlarını çarpıtmak ve onları olumsuz bir biçimde betimlemek için kullanıyorlar. Ne yazık ki olması gereken o sağlıklı, rasyonel ve eleştirel diyalog ile müzakere zemini bu mecralarda genellikle eksik kalmaktadır.
6. Bu durumun değişeceğini düşünüyor musunuz?
Bu yöndeki gidişat, biz bu konuda somut adımlar atmadığımız müddetçe devam edecektir. İnternet hem fırsatları hem de zorlukları bünyesinde barındıran bir araçtır. Hatalı bilgi, İslamofobi ve kutuplaşma gibi sorunların çözümü, eşgüdümlü ve çok disiplinli çabalar gerektirmektedir.
Akademisyenlerin, eğitimcilerin, medya profesyonellerinin ve dijital uzmanların iş birliği yaparak, halkı ve özellikle Müslüman gençleri hatalı bilgilerin tehlikeleri konusunda bilinçlendirecek alternatif platformlar oluşturmaları gerekmektedir. Bu platformlar aracılığıyla, söz konusu bilgilere nasıl yapıcı bir biçimde yanıt verilebileceğine ilişkin eğitim ve rehberlik de sunulmalıdır.
Bu dönüşüm bir gecede gerçekleşmeyecektir, ancak şimdiden başlamak hayati önem taşımaktadır. Ayrıca, yapay zekanın yükselişiyle birlikte gerçek ve kurgusal içerik arasındaki ayrımı yapmak giderek zorlaşmaktadır. Bu durum medya okuryazarlığına duyulan ihtiyacı her zamankinden daha acil hale getirmektedir.
7. Gazze’deki son gelişmeler ışığında, Batı medyasının Orta Doğu’yu çerçeveleme biçiminde herhangi bir değişim görüyor musunuz?
Batı medyasının Orta Doğu’yu ele alma veya tartışma biçiminde kayda değer bir değişim gözlemlemiyorum. Asıl büyük değişim, geleneksel Batı medyası mecralarında değil, sosyal medya alanında gerçekleşmektedir. Ana akım Batı medyası, Gazze’de yaşananlara dair hala adil veya dengeli bir perspektif sunmamakta; Filistin davasına, hikayesine veya seslerine yeterli alan ve zaman tanımamaktadır.
Değişim aslında iki farklı alanda vuku bulmaktadır: Sosyal medyada ve sokaktaki gerçek hayatta. Örneğin son iki yılda, üniversite kampüslerinde gençlerin sokağa çıktığı ve Filistin halkına dair büyüyen bir bilinç geliştirdiği pek çok protestoya şahit olduk. Bu durumun benzeri, sosyal medya platformlarında da yoğun bir biçimde yaşanmaktadır. İnsanlar, “Bir dakika, Gazze’den gelen bu videoları izliyoruz ve ‘görmek inanmaktır’ misali, kendi gözlerimizle gördüklerimizi inkar edemeyiz,” demektedirler. Sahadaki gerçekliğe ve görüntülere doğrudan tanıklık etmektedirler.
Bu durum, daha önce mevcut olmayan hem toplumsal hem de küresel ölçekte yeni bir Gazze ve Filistin davası farkındalığı dalgası yaratmıştır. Bunun bir nedeni, dünyanın pek çok yerinde Filistin’in eğitim müfredatının bir parçası olmamasıdır; insanlar bu konuyu okulda öğrenmemektedir veya sınıflarda tartışmamaktadır. Buna ek olarak, ana akım Batı medyası da sürece katkı sunmamıştır. Aksine, uzun yıllar boyunca Filistin halkının yaşadığı acıların ve davasının anlaşılması noktasında çözümün değil, sorunun bir parçası olmuştur.
Dolayısıyla, ana akım Batı medyasında köklü bir değişim görmüyorum. Değişimi daha ziyade, teknolojik olarak oldukça aktif olan ve Filistin halkının gündelik yaşamını, direnişini ve maruz kaldığı acıları paylaşmak için bu platformları yoğun bir biçimde kullanan gençlerin domine ettiği sosyal medyada görüyorum. Aynı zamanda bu değişimin, ABD, Kanada ve Avrupa’daki üniversite kampüslerinde ve dünyanın pek çok şehrindeki büyük gösterilerle sahada da karşılık bulduğuna tanık oluyoruz. Değişim tam da burada, sanal uzam ile fiziksel gerçekliğin kesiştiği noktada gerçekleşmektedir ve gelişmeye devam edecektir. Temennim, bir noktada ana akım Batı medyasının da bu değişime ayak uydurmasıdır.







































