Orta Doğu, günümüzde Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarının tetiklediği ve küresel jeopolitik dengeleri temelden sarsan tarihi bir dönüşümün eşiğindedir. Bu kritik dönemeçte Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Pakistan arasında filizlenen stratejik hizalanma, bölgesel güvenlik mimarisini yeniden tanımlamaktadır. Yayılmacı politikalara ve hayati enerji koridorlarına yönelik tehditlere karşı bir “dengeleyici güç” olarak nitelendirilen bu ittifak, bölgesel toprak bütünlüğünün korunmasına odaklanmış pragmatik bir savunma bloku işlevi görmektedir.
Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı ve uzmanlaşmış insan gücü, Türkiye’nin ileri savunma sanayii birikimi ve Suudi Arabistan’ın kayda değer ekonomik kapasitesinin bir araya gelmesi, bölge dışı aktörlerin müdahalelerine karşı yeni bir direnç merkezi oluşturmaktadır. Bu bağlamda, İran-ABD diplomatik kanalında İslamabad’ın üstlendiği merkezi rol ve bölgenin gelişen diplomatik denklemleri, Uluslararası İlişkiler ve Medya Araştırmaları Enstitüsü (IIRMR) Kurucu Başkanı, stratejist Muhammad Mehdi ile ele alınmaktadır. Muhammad Mehdi, Pakistan ve Türkiye’nin barış girişimleri, resmi savunma paktlarının fizibilitesi ve İsrail’in güncel bölgesel tablodaki stratejik konumlanışı hakkında kapsamlı perspektifler sunmaktadır.
Soru 1: Mısır, Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki olası bir ittifak, İran savaşı bağlamında Orta Doğu’nun jeopolitik görünümü için ne anlam ifade etmektedir?
Pakistan, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan arasındaki olası iş birliğini yalnızca bir “Sünni ittifakı” olarak tanımlamanın isabetli olmayacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Zira Pakistan, nüfusunun Sünni çoğunluklu olmasına rağmen, dini doğası gereği tamamen mezhepler üstü bir kimliğe sahiptir. Devletin en üst kademelerinde hem Sünni hem de Şii mezhebine mensup isimler görev yapmaktadır. Örneğin, Pakistan’ın kurucusu Muhammed Ali Cinnah Şii kökenlidir ve günümüzde İçişleri Bakanı da dahil olmak üzere üst düzey yetkililer arasında Şii mensubiyeti bulunanlar yer almaktadır. Pakistan, İran’dan sonra dünyanın en büyük Şii nüfusuna sahip ülkesidir ve ülkede yerel veya uluslararası siyasete dair herhangi bir dini girişim planlandığında bu husus mutlaka dikkate alınır.
İran savaşı bölgeyi olağanüstü bir duruma sürüklemiştir ancak savaş öncesindeki süreci analiz etmek de büyük önem arz etmektedir. İsrail, İbrahim Anlaşmaları kisvesi altında Arap dünyası üzerinde siyasi bir üstünlük kurmaktaydı. Körfez Arap ülkeleri nezdinde Suudi Arabistan dışında bu sürece direnç gösterebilecek bir güç bulunmamaktaydı. Suudi Arabistan yönetimi, İbrahim Anlaşmaları’na dahil olsa dahi İsrail’in mevcut statükonun korunmasına izin vermeyeceğinin farkındadır. Mevcut İran hükümetinin devrilerek yerine İsrail nüfuzunda bir yönetimin gelmesi durumunda, Suudi Arabistan’ın güvenliğini sürdürmesinin imkansız olacağı aşikardır. Mevcut konjonktürde Suudi Arabistan İran için, İran da Suudi Arabistan için stratejik bir derinlik teşkil etmektedir.
Bu arka plan ışığında, söz konusu dört ülkenin ittifakı incelenmelidir. Bu ittifak kurulduğu takdirde, İran resmi olarak dahil edilmese bile, İsrail için net bir tehdit oluşturacaktır. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesi gereği, böyle bir oluşum İsrail ve Hindistan’ın bölgede hakimiyet kurma arzularına karşı etkin bir rol oynayacak, bu durum İsrail’in Körfez ülkeleri ve İran karşısındaki konumunu zayıflatacaktır.
Soru 2: Böyle bir ittifak ne ölçüde mümkündür? Bu ortaklığın sunduğu fırsatlar ve karşılaştığı zorluklar nelerdir? Bu ülkeler hangi alanlarda iş birliği yapabilir?
Bu dört ülkenin karşılaşacağı en büyük zorluk, Amerika Birleşik Devletleri dahil olmak üzere diğer küresel güçlerin bu ittifaka yönelik algısı olacaktır. Afrika’dan Avrupa’ya uzanan bir coğrafyada bu oluşumun nasıl yankılanacağı kritik bir sorudur zira ittifakın sınırları Afrika, Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlamaktadır.
Bu olası ittifakı, saldırgan veya yayılmacı bir yapıdan ziyade savunma odaklı ve dengeleyici bir birliktelik olarak değerlendirmekteyim. Temel hedeflerin savunma sektörünün yanı sıra deniz güvenliği, enerji koridorlarının muhafazası ve ticari alanda ortak hedeflere ulaşılması olacağı kanaatindeyim.
Soru 3: Pakistan ve Türkiye’nin diplomatik çabaları İran savaşının sona ermesi noktasında neye işaret etmektedir?
Pakistan ve Türkiye bu süreçte tam bir dayanışma içerisinde hareket etmiştir. Pakistan’ın İslamabad görüşmelerini yürütmedeki başarısının temel kaynağı, Türkiye gibi büyük ve nüfuzlu bir ülkenin tam desteğini arkasına almasıdır. Türkiye bu süreçte muazzam bir sabır ve itidal sergilemiş, hava sahası ihlallerine rağmen metanetini korumuştur.
Soru 4: Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında bir savunma paktı kurulması ne ölçüde mümkündür? Böyle bir pakt ne derece gerçekçidir?
Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında bir savunma anlaşması yapılması ihtimali oldukça yüksektir ve bu tamamen uygulanabilir bir durumdur. Pakistan ve Suudi Arabistan halihazırda bir güvenlik paketi imzalamış durumdadır, mevcut durumda bu üç ülke ayrı bir üçlü anlaşmaya imza atabilir.
Böyle bir adımın sadece bölge üzerinde değil tüm dünyanın stratejik dengeleri üzerinde muazzam bir etkisi olacaktır. Pakistan’ın nükleer gücü ve insan kaynağı, Türkiye’nin silah üretimindeki uzmanlığı ve Suudi Arabistan’ın yaklaşık 75 milyar dolarlık savunma bütçesi birleştiğinde oldukça etkili bir güç odağı oluşturacaktır.






























