Tunus’un eski Meclis Başkanı ve ülkenin önde gelen siyasi aktörlerinden biri olan Nahda Partisi lideri Raşid Gannuşi, geçtiğimiz ay tutuklu bulunduğu hapishanede açlık grevine başladığını ilan etti. Nisan 2023’te tutuklanan Gannuşi, “devlete karşı komplo kurma”, “yasa dışı finansman sağlama” ve “terörizmi teşvik etme” gibi suçlamalarla toplam 37 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.[1] Gannuşi, yargılamaların Cumhurbaşkanı Kays Said’in doğrudan yönlendirmesiyle yürütüldüğünü ileri sürerek duruşmalara katılmayı reddetmişti. Gannuşi’nin, Said’in tek adam yönetimi altında pek çok demokratik kurumda olduğu gibi yargı kurumunda da bağımsızlığın aşındırılması karşısındaki bu protestosu, açlık grevi kararı ile daha da derinleşmiştir.
Gannuşi’nin açlık grevi ve bu kararı ortaya çıkaran siyasi konjonktür göz önünde bulundurulduğunda Tunus’un mevcut siyasi koşulları hakkında üç temel gözlemde bulunmak mümkündür. İlk olarak, Gannuşi’nin oldukça ileri sayılabilecek yaşına rağmen (84) açlık grevine girmesi, sadece bireysel bir protesto olmanın yanı sıra Cumhurbaşkanı Said yönetiminde siyasi mücadelenin kurumsal ve yasal yollarının ciddi şekilde daraldığının bir göstergesi olarak anlaşılmalıdır. 2019 yılında kendisini “sistemin dışından gelen” bağımsız bir aktör olarak konumlandırarak Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan ve “devrimin ruhunu” yeniden tesis edeceği vaadiyle geniş bir toplumsal destek kazanan Said’in, bugün gelinen noktada Tunus’u devrim öncesi otoriter yönetimlerin gölgesine sürüklediği görülmektedir.[2] Siyasal partilere ve koalisyon hükümetlerine duyulan yaygın güvensizlikten, yolsuzluk ve işsizlik gibi kronik sorunların çözülememesi karşısında biriken toplumsal bıkkınlıktan beslenen Said, halkın mevcut siyasal sistem karşısındaki hoşnutsuzluğunu kendi iktidarının temel meşruiyet kaynağına dönüştürmüştür.[3] Ancak bu meşruiyet söylemi, zamanla sivil alanın daraltıldığı, ifade özgürlüklerinin baskı altına alındığı ve yargının bağımsızlığının ortadan kaldırıldığı otoriter bir yönetime kapı aralamıştır. Bu bağlamda Gannuşi’nin açlık grevi, bireysel bir tepkinin ötesinde, Said yönetimi altında kurumsal ve hukuki muhalefet kanallarının kapatılmasına karşı geliştirilen siyasal bir itiraz biçimi olarak değerlendirilmelidir. Açlık grevi, sivil alanın daraltıldığı ve ifade özgürlüğünün ciddi biçimde sınırlandığı bir ortamda, muhalefetin görünürlük kazanmak ve baskı mekanizmalarını teşhir etmek amacıyla başvurduğu anlamlı bir direniş pratiğine işaret etmektedir.
İkinci olarak Gannuşi’nin grev kararı, Nahda’dan pek çok kilit ismin tutuklanması ve parti ofislerinin ülke genelinde kapatılmasıyla birlikte dikkate alındığında[4], Nahda’nın 2011’den bu yana şekillenen siyasal serüvenini yeniden düşünmeyi gerektirmektedir. Gannuşi’nin ve liderliğini yaptığı Nahda Partisi’nin 2011 sonrasında benimsediği çizgiye bakıldığında, ulusal diyaloğu ve uzlaşmayı merkeze alan istikrarlı bir siyasal tutum izlediklerini söylemek mümkündür. Nahda’nın 2013 yılındaki siyasal kriz sırasında “ulusun partiden daha önemli olduğunu” gerekçe göstererek iktidardan çekilmesi, eski rejim unsurlarıyla ve farklı ideolojik fraksiyonlarla sürekli uzlaşı arayışında olması ve tek başına iktidar hedeflemek yerine koalisyon siyasetini öncelemesi Tunus’ta demokrasinin ve çoğulculuğun kurumsallaşması adına atılmış kritik adımlar olarak değerlendirilebilir. Kuşkusuz bu tercihleri yalnızca siyasal pragmatizmin bir ürünü olarak okumak, Gannuşi’nin demokrasi ve özgürlüklere ilişkin yaklaşımını göz ardı etmek anlamına gelir. Nitekim diktatörlüğü Arap dünyasının en yıkıcı siyasal hastalığı olarak tanımlayan Gannuşi’nin temel motivasyonu, Tunus’un Arap ve İslam dünyasına kendi toplumsal dinamiklerinden beslenen canlı bir demokrasi örneği sunabilmesiydi.[5] Ancak gelinen noktada, uzlaşıyı ve diyaloğu önceleyen bu tutuma rağmen, 2011 sonrasında biriken ve çözülemeyen yapısal sorunların partiyle özdeşleştirilmesi hem Nahda’nın toplumsal meşruiyetini aşındırmış hem de Said yönetiminin partiyi “kurucu düşman” olarak yaftalamasını kolaylaştıran bir siyasal zemin üretmiştir.[6] Bu bağlamda Gannuşi’nin açlık grevi, mevcut baskı rejimine yönelik bir itiraz olmakla beraber aynı zamanda Nahda’nın 2011 sonrası izlediği uzlaşmacı siyasetin nasıl tersine çevrildiğini ve siyasal sistemin dışına itildiğini de göstermektedir.
Son olarak, Said’in giderek derinleşen otoriter eğilimleriyle birlikte Tunus’ta oluşan baskı ortamının, muhalefet içindeki ideolojik ayrımları giderek bulanıklaştırdığı tespit edilebilir. Cumhurbaşkanı Said’in muhaliflere yönelik tutuklama kampanyasında İslamcı, solcu, liberal, seküler ya da bağımsız aktivistler arasında herhangi bir ideolojik ayrım gözetmeksizin yalnızca “vatan haini”, “terörist” ya da “komplocu” gibi açık uçlu söylemlerle söz konusu kişi ya da grupları etiketlediği görülmektedir.[7] Karşı tarafta direniş cephesine bakıldığında ise yine ideolojik farklılıkların ötesine geçen bir dayanışmadan söz etmek gerekir. Gannuşi’nin açlık grevi bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biridir. Zira Gannuşi, kamusal alanda seküler kimliği ile öne çıkan ve “devlet güvenliğine karşı komplo, terörist gruba üyelik” gibi suçlamalarla 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Cevher bin-Mübarek ile dayanışma amacıyla açlık grevine başladığını ilan etmiştir.[8] Bu kararını “şu anda ideolojik bölünmelerden daha büyük bir amaç var, o da özgürlük ve bu Tunus’taki herkesi ilgilendiriyor”[9] diyerek gerekçelendirmiştir.
Gannuşi’nin mesajına benzer şekilde bin-Mübarek de kendisi ile dayanışma içinde açlık grevine katılan muhalif aktörlere -Cumhuriyet Partisi Genel Sekreteri Issam Şebi, Raşid Gannuşi, siyasetçi Abdülhamid Celasi ve Ulusal Kurtuluş Cephesi lideri Rıza Bilhac- teşekkür eden bir mesaj yayınlamıştır.[10] Gannuşi’nin 2025 Nisan’ında mahkûmiyetinin ikinci yılı vesilesiyle hapishaneden gönderdiği mesajda Tunus’ta farklı kesimleri temsil eden siyasi tutukluların Said’in otoriter yönetimi karşısında ortak bir cephede yer aldıklarını vurgulaması bu tabloyu daha da pekiştirmektedir:
“Mornaguia Hapishanesi’nde Cevher bin-Mübarek, Rıza Bilhac, Gazi Chaouachi, Kıyam Turki, Issam Şebi, Abdülhamid Celasi, Lütfi Mraihi, Habib Ellouz, Beşir Akremi ve diğerleri var. Hepsi farklı geçmişlere sahip ama zulme karşı direnişlerinde birleşmişler. Siyaset onları ayırdı, ideolojiler onları birbirinden uzaklaştırdı, ama diktatörlük ve baskı onları bir araya getirdi.”[11]
Görüldüğü üzere Tunus’taki mevcut siyasal ortamın ayırt edici özelliklerinden biri, Cumhurbaşkanı Said’e muhalif aktörlere yönelik baskı ve tutuklamaların seçici değil kapsayıcı ve genelleştirici bir nitelik taşımasıdır. Dolayısıyla Said karşısındaki muhalefet, ideolojik farklılıkları ya da toplumsal temsilleriyle değil, Cumhurbaşkanı’nın söyleminde “vatan haini” veya “terörist” olarak etiketlenmeleriyle karakterize edilmektedir. Buna karşılık muhalefetin de ideolojik ayrışmalara dayalı parçalı bir siyasal mücadeleden ziyade, “diktatör” olarak tanımladıkları bir yönetim karşısında görece homojen bir aktörler bütünü olarak ortak bir direniş hattı geliştirdiği görülmektedir.
Sonuç olarak, Gannuşi’nin açlık grevi Tunus’ta Said yönetimi altında şekillenen siyasal dönüşümün hem bir sonucu hem de bu dönüşümü görünür kılan anlamlı bir eşik olarak değerlendirilebilir. Grev, Tunus’ta kurumsal ve hukuki muhalefet kanallarının daraltıldığı bir ortamda siyasal itiraz hakkına başvurma yollarının hangi sınırlar içinde mümkün hâle geldiğini çarpıcı bir biçimde göstermektedir. Ayrıca Nahda’nın 2011 sonrasında benimsediği uzlaşı ve diyalog merkezli siyasal çizginin nasıl tersine çevrildiğini de ortaya koymaktadır. Son olarak Said’in otoriterleşme süreci, yalnızca belirli ideolojik aktörleri hedef alan seçici bir baskıya değil, muhalefeti ideolojik farklılıklarından bağımsız olarak suçlu ilan eden kapsayıcı ve genelleştirici bir söyleme dayanmaktadır. Bu durum, rejim açısından ideolojik çoğulluğun bastırılmasına hizmet ederken, muhalefet cephesinde ise ortak baskı deneyimi etrafında şekillenen bir direniş zemininin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Platform Projesi: Müslüman Dünyanın Gündemi’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.
[1] “Tunisian opposition leader Rached Ghannouchi begins hunger strike”, Middle East Eye, 8 November 2025.
[2] Soumaya Ghannoushi, “Tunisia was the hope of the Arab spring. Now my father could face the death penalty for his words”, The Guardian, 30 May 2023.
[3] “The Tunisian Public and the Rise of Kais Saied: A Conversation with Hind Ahmed Zaki”, Crown Center for Middle East Studies, 27 May 2022.
[4] “Tunisia jails ex-prime minister on terrorism charges”, BBC News, 3 May 2025; “Tunisian opposition leader Rached Ghannouchi sentenced to three years”, Aljazeera, 1 February 2024; “Tunisia: Police arrest two senior Ennahda leaders”, Middle East Eye, 5 September 2023.
[5] Soumaya Ghannoushi, “Rached Ghannouchi: My father’s ideas will outlive this shameful era in Tunisia”, Middle East Eye, 14 November 2025.
[6] “Ennahda: Before and After the Coup in Tunisia: A Conversation with Andrew F. March”, Crown Center for Middle East Studies, 8 July 2022.
[7] “Tunisia: Wave of Arrests Targets Critics and Opposition Figures”, Human Rights Watch, 24 February 2023.
[8] “Tunisian opposition figures join hunger strike to support jailed politician”, Aljazeera, 8 November 2025.
[9] “Jailed Tunisian politicians go on hunger strike against presidential crackdown”, Financial Times, 16 November 2025.
[10] “Tunisia’s imprisoned opposition figure marks 17th day of hunger strike”, Middle East Monitor, 15 November 2025.
[11] “Tunisia’s Opposition Leader Ghannouchi Speaks After Two Years Behind Bars”, Reset Dialogues on Civilizations, 22 April 2025.





































