1. Soru: Bugün Columbia Üniversitesi Felsefe ve Fransızca Bölümü Emekli Profesörü Souleymane Bachir Diagne’yi ağırlamaktan onur duyuyoruz. Günümüz düşünce dünyasında giderek daha hayati bir konu haline gelen “bilginin dekolonizasyonu”nu tartışacağız. Profesör Diagne, bu kavramı nasıl tanımlıyorsunuz ve neden çalışmalarınızın merkezinde yer alıyor?
Prof. Diagne: Genel anlamda “dekolonize” (sömürgesizleşme) terimi bir tür moda haline geldi. Buradaki temel fikir şu: İmparatorluk güçlerinin ülkeler üzerindeki siyasi hakimiyeti anlamındaki asıl sömürgecilik büyük ölçüde sona ermiş olsa da, “sömürgesellik” (coloniality) dediğimiz yapı varlığını sürdürüyor. Sömürgesellik, sömürgeciliğin entelektüel veya epistemolojik yanıdır. Bunu kültürel, entelektüel ve akademik kurumlarımızda görebilirsiniz.
Kendi disiplinim olan felsefeyi ele alalım. Bana felsefe; Yunanistan’da başlayan, Avrupa antik çağı, Orta Çağ ve Avrupa modernitesiyle devam eden bir tarih olarak öğretildi. Buradaki temel ima şuydu: Felsefe tarihi, özünde bir Avrupa tarihidir. İşte bu anlayışın sömürgesizleştirilmesi gerekiyor. Felsefenin tek bir merkezi olmadığını yeniden teyit etmeliyiz. Sadece Yunan felsefesine baksak bile, bu mirasın aktarımı Avrupa kadar İslam dünyasını da ilgilendirir. Tüm insan kültürleri felsefi soruları keşfetmiştir; çünkü hepsi kendi insanlıklarını anlama çabasında olmuştur.
2. Soru: Dekolonizasyonun “evrensel” olanı terk etmek değil, onu farklı bir şekilde yeniden inşa etmek olduğunu sık sık söylüyorsunuz; buna “yatay evrensellik” (lateral universalism) diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?
Prof. Diagne: Bu çok kritik bir nokta. Uzun zamandır “Avrupa merkezli evrensellik” altında yaşadık; yani Avrupa’nın dünyanın merkezi olduğu ve evrenselliği geri kalan herkese getirme misyonuna sahip olduğu iddiası. Bu söylem artık sona erdi. Peki, o zaman evrensellik fikrinden tamamen mi vazgeçiyoruz? Benim çalışmalarım, sömürge sonrası (postkolonyal) bir evrenselliği araştırıyor.
Burada Fransız filozof Maurice Merleau-Ponty tarafından ortaya atılan bir kavramı kullanıyorum. O, “kapsayıcı” veya “dikey” evrenselliğin —yani Avrupa’dan gelen tepeden inmeci bir diktenin— sonundan bahsetmişti. Bunun yerine “yatay” bir evrensellik önerdi. Dikey boyutu ortadan kaldırdığınızda, tüm insan kültürleri ve dilleri aynı yatay düzlemde buluşur. Hepsi eşit derecede değerli ve geçerlidir. Bu nedenle son çalışmalarım “evrenselleştirmek” fiiline odaklanıyor. Evrensellik verili bir durum değil, bir pratiktir. Tüm insan kültürlerinin birlikte inşa etmesi gereken bir süreçtir. Önceden var olan bir gerçeklikten ziyade, sürekli ve kolektif bir çabadır.
3. Soru: Çalışmalarınızda Henri Bergson’un zaman ve “süre” (duration) fikirlerine de yer veriyorsunuz. Zamanı yeniden düşünmek, bilgi üretimini nasıl etkiler?
Prof. Diagne: Bergson düşüncelerimin merkezinde yer alıyor. Eserlerinde, zamanı bilimsel olarak ölçebilmek için onu “mekân” ile ikame ettiğimizden dolayı gerçek zaman algımızı kaybettiğimizi savunur. Bir fizik öğretmeni kara tahtaya A noktasından B noktasına bir yörünge çizdiğinde, zamanı aslında bir mekân aralığı gibi ele alır. Bergson bizi, zamanı saatlerin ölçtüğü seri bir zaman olarak değil, “gerçek süre” —yani zamanın bizzat yaşanmış insani deneyimi— olarak düşünmeye davet eder.
Bu, dekolonizasyon için hayati önem taşır; çünkü sömürgeci söylem genellikle Batı dışı kültürlerin rasyonel bir zaman kavramına veya gelecek zaman kipine sahip olmadığını iddia ederek onları “ilkel” veya “statik” olarak damgalamıştır. Modernite, zamanın bir tür birleştirilmesine ve homojenleştirilmesine ihtiyaç duyuyordu; tıpkı trenlerin ortaya çıkışıyla Paris’teki zamanın Brittany veya Rennes’teki zamanla eşitlenmesi zorunluluğu gibi. Belirli bir zaman ölçüsünü dayatan şey her zaman toplumsal ihtiyaçlarımız ve iş organizasyonudur; bunun kültürlerin “doğasıyla” hiçbir ilgisi yoktur. Sömürgeci söylem, Batı’nın rasyonel ve geometrik bir zaman anlayışına sahip olduğunu, diğer kültürlerin ise “döngüsel” bir zamana hapsolduğunu iddia ederek bir hiyerarşi uydurmuştur. Böylece “ilerlemeyi” tamamen Batılı bir kavram haline getirmiş ve diğer kültürleri durağan (statik) olarak resmetmişlerdir.
4. Soru: Bu bizi rasyonalite kavramına getiriyor. Léopold Sédar Senghor’un “analitik akıl” ve “katılımcı akıl” ayrımından bahsediyorsunuz. Bu alternatif bakış açısı, bilginin küreselleşmesine nasıl yardımcı olur?
Prof. Diagne: Bu konu, doğrudan Bergson’un analitik bilgi ile sezgi arasındaki ayrımına bağlanıyor. Analitik bilgi, bileni bilinenden ayırır; gerçekliği ona hükmetmek için parçalara böler. Sezgi ise tam tersine, bilinen şeyle kurulan dolaysız bir çakışmadır; bilen ve bilinen bir olur.
İnsanlar olarak —sadece Batılılar veya Küresel Güney’den olanlar değil— her iki kapasiteye de sahibiz. Ancak günümüzde analitik yanımızın aşırı büyümesine (hipertrofi) tanık olurken, sezgisel yanımız az gelişmiş kalmıştır. Sanat, gerçeklikle kurulan bu sezgisel, yaşayan ilişkinin belki de en iyi örneğidir. Senghor bu sezgisel tarafı basit bir psikolojik tepki olarak değil, yaratıcı bir bağ kurma biçimi olarak “duygu” (emotion) diye adlandırmıştır. Bu “katılımcı” bir akıldır; çünkü kendisi de hareket halinde olan bir gerçeklikle birlikte hareket ederiz. Tam insanlığımıza ulaşmak için her ikisini; yani analitiği ve sezgiyi dengelememiz gerekir.
5. Soru: Son olarak, bu durum “insan” tanımımızı nasıl değiştiriyor? İnsanı sadece üretkenlik ve verimlilik üzerinden tanımlamanın oldukça sınırlı olduğunu belirtmiştiniz.
Prof. Diagne: Bunun güçlü bir cevabını İslam’ın Tasavvuf geleneğinde buluyorum. Tasavvufta insan olmak verili bir durum değil, bir görevdir. İnsan olma, yani tam potansiyelimize ulaşma sorumluluğuna sahibiz. Bu, Arapça’daki İnsan-ı Kamil veya Latince’deki Homo Perfectus fikridir.
Bunu daha seküler bir şekilde, Güney Afrika’daki “Ubuntu” kavramında da görebilirsiniz; ben bunu “insanlığımızı birlikte gerçekleştirmek” olarak çeviriyorum. Nelson Mandela ve Desmond Tutu, apartheid sonrası toplumsal uzlaşıyı sağlamak için bu kavramı kullandılar. Ubuntu, bizim bölünmüş kabileler topluluğu olmadığımızı, aksine ilerleme halindeki tek bir insanlık olduğumuzu vurgular. Rekabet halindeki kabilelerin “genelleşmiş bir apartheid” sistemi gibi hissettiren günümüz dünyasında, Ubuntu’nun verdiği ders her zamankinden daha önemli. Kabileler dünyasından, tam anlamıyla gerçekleştirilmiş kolektif bir insanlığa doğru ilerlemeliyiz.






























