Bu yazının orijinal İngilizce versiyonu 18 Mayıs 2026 tarihinde Platform: Müslüman Dünyanın Gündemi’nde yayınlanmıştır.
Ramazan 2026’nın son on günü boyunca Mescid-i Aksa’nın, İsrail işgal makamlarının emriyle 1967’den bu yana ilk kez kapatılması, İslam dünyasında geniş yankı uyandırmıştır. Pek çok gözlemci, özellikle İslam dünyasının Ramazan’ın son cuma günü Mescid-i Aksa’nın tamamen boş olduğuna dair eşi benzeri görülmemiş görüntüyle karşılaşması üzerine, söz konusu gecelerde mescitte cereyan eden hadiselerin boyutunu- gecikmiş de olsa- idrak etmiştir. Zira o gün Mescid-i Aksa’da yılın en büyük toplu ibadetleri ihya edilmekte ve katılım normal şartlarda 300.000’i aşmaktadır. Benzer bir manzara, Ramazan’ın yirmi yedinci gecesinde de tekrarlanmıştır, oysa olağan koşullarda 150.000’den fazla müminin mescidin içinde itikafta kalması beklenirdi. Aynı durum Ramazan Bayramı sırasında da yaşanmıştır. Bu gelişme, Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü yeniden fethetmesinden bu yana geçen 539 yıl içinde, bu mübarek zamanlarda böylesi bir kapatmanın gerçekleştiği ilk örnek olarak kayda geçmiştir. Ramazan’ın son gecelerinde Kudüs Eski Şehri’nin surları çevresinde tanık olunan baskı sahneleri ve ses bombalarının kullanımı da en az bu gelişme kadar dikkat çekicidir. İsrail güçleri, ibadet edenlerin sayısını mümkün olduğunca azaltmak amacıyla onları takip etmiş ve bu durum, söz konusu dönemde Mescid-i Aksa çevresinde yaşanan baskının boyutunu açık biçimde ortaya koymuştur.
Aynı dönemde, Kudüs İslami Vakıflar İdaresi idaresine benzeri görülmemiş kısıtlamalar getirilmiş bu durum, idarenin neredeyse işlevsiz hale gelmesine ve mescit yerleşkesi içindeki idari görevlerini yerine getirememesine yol açmıştır. İsrail makamları, mescide girişine izin verilen Vakıf çalışanlarının sayısını, tamamı önceden İsrail onayına tabi olmak üzere yalnızca yirmi beş kişiyle sınırlandırmıştır. Middle East Eye tarafından yayımlanan ciddi bir rapor, İslami Vakıflar İdaresi’ne bağlı Yazmalar Dairesi’nin yalnızca bir ek çalışanı listeye dahil etmeye teşebbüs etmesi üzerine, İsrail polisinin, Vakıf’ın makamlarca dayatılan kotayı aşması halinde mescit yerleşkesini derhal yerleşimci baskınlarına yeniden açmakla tehdit ettiğini ortaya koymuştur.
Bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Ramazan ayında ve onu takip eden dönemde yaşanan gelişmeler, Mescid-i Aksa’nın gelecekteki statüsünün fiilen tartışmaya açıldığı yeni ve kritik bir safhaya girdiğini güçlü biçimde göstermektedir. Ramazan boyunca meydana gelen hadiseler, münferit bir olaylar dizisi olmaktan ziyade, daha geniş kapsamlı bir sürecin hazırlık aşaması niteliğinde görünmektedir.
Bu Sonucun Haklı Görünmesinin Nedenleri
Birçok gelişme aynı istikamete işaret etmektedir: Mevcut dönemde İsrail’in Mescid-i Aksa’nın statüsünü kesin biçimde yeniden şekillendirme yönünde bir niyet taşıdığı görülmektedir. 2025 yılının sonlarından itibaren İsrail makamları, bu amaca topluca hizmet eden bir dizi tedbiri hayata geçirmeye başlamıştır. Bunun örneklerinden biri, Dini Siyonizm hareketiyle bağlantılı Avshalom Peled’in Kudüs Bölge Polisi komutanlığına atanmasıdır. Bu atama, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ile dönemin Kudüs polis komutanı Amir Arzani arasında yaşanan bir anlaşmazlığın ardından gerçekleşmiştir. İddiaya göre Arzani, bu tür girişimlerin huzursuzluk ve toplumsal gerilimi tetikleyebileceği endişesiyle yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’ya masa, sandalye ve ritüel amaçlı ekipman sokmalarına izin vermeyi reddetmişti.
Bir diğer önemli gösterge, Ramazan ayının başında İsrail polisinin Kudüs Vakıf Konseyi Başkanı’nı sorguya çağırması ve onun bu çağrıya uymayı reddetmesiyle ortaya çıkmıştır. İsrail’in buna verdiği karşılık, söz konusu gerilimin daha geniş siyasal bağlamını açıkça gözler önüne sermiştir.
Bunun ardından makamlar, mescit yerleşkesi içinde güneşliklerin kurulmasını yasaklamış, güvenlik görevlileri ve personel için iftar ve sahur yemeklerinin girişini engellemiş, ayrıca mescit kliniği için yapılacak hazırlıkların önüne geçmiştir. Pratik düzeyde bu durum, modern tarihte ilk kez Mescid-i Aksa’nın Ramazan’a özgü atmosferinden mahrum bırakılması anlamına gelmiştir. Süreç, İran’ın da dahil olduğu bölgesel savaş gerekçesiyle Mescid-i Aksa’nın tamamen kapatılmasıyla doruk noktasına ulaşmıştır. Bu kapatma, mescitte ibadet edenler açısından İslami takvimin en hassas dönemine, yani Ramazan’ın son on günü ile Ramazan Bayramı’na denk getirilmiştir.
Güvenlik ve siyaset perspektifinden bakıldığında, Müslüman varlığının Kudüs’te yıllık zirvesine ulaştığı Ramazan ayında, özellikle de son on gününde, en üst düzey kısıtlamaların uygulanması İsrail makamları açısından bir saha testi işlevi görmüştür. Tarihsel olarak Ramazan, yoğun halk varlığı nedeniyle İsrail’in Mescid-i Aksa’da tek taraflı tedbirler dayatması bakımından en zor dönemlerden biri olmuştur. Şayet İsrail makamları, geleneksel olarak en kırılgan ve en fazla gerilim potansiyeli taşıyan dönem olarak gördükleri bu süreçte kararlarını tamamen uygulamayı ve Filistinli tepkilerini kontrol altına almayı başarmışlarsa, benzer politikaları daha az kalabalık dönemlerde hayata geçirmenin çok daha kolay olacağı sonucuna varmaları muhtemeldir.
Bu fırsat, Ramazan Bayramı’ndan yalnızca on gün sonra, 2–9 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen Yahudi Pesah Bayramı sırasında Mescid-i Aksa içindeki yerleşimci faaliyetleri bağlamında hızla değerlendirilmiştir. Söz konusu dönemde, mescit yerleşkesi içinde benzeri görülmemiş biçimlerde yerleşimci baskınları yaşanmış; bunlar arasında alana ritüel kurban sokmaya yönelik tekrarlanan girişimler de yer almıştır. Bu girişimleri sınırlamış görünen yegane unsur, kırk günlük kapatma sürecine ve onu çevreleyen gelişmelere tepki olarak devam eden geniş çaplı Müslüman varlığı olmuştur.
Pesah Bayramı’ndan kısa bir süre önce Mescid-i Aksa’nın yeniden açılma biçimi de aynı ölçüde önem taşımaktadır. Mescit, yalnızca Müslüman ibadet edenlere tahsis edilerek değil, Müslümanlar ve Yahudi yerleşimciler için eş zamanlı olarak yeniden açılmıştır. Bu durum, İsrail makamlarının artık yerleşkeye erişimi düzenleyen yegane otorite olarak kendilerini gördüklerine ve İslami Vakıf’ın tarihsel idari rolünün yerine geçtiklerine dair fiili bir işaret niteliği taşımaktadır. Pratik açıdan bakıldığında, mescit İsrail kararıyla kapatılmış ve yine İsrail kararıyla yeniden açılmıştır; bu süreçte daha geniş Müslüman dünyadan kayda değer herhangi bir dış siyasal baskı ortaya çıkmamıştır.
Bütün bu sürecin en tehlikeli boyutu, yalnızca Mescid-i Aksa’nın Ramazan ve Ramazan Bayramı sırasında kapatılmış olması değil; bizzat bu kapatmanın, bundan sonra tekrarlanabilecek bir emsal haline gelmiş olmasıdır. Mescid-i Aksa’nın açılıp kapatılması bütünüyle İsrail polisinin yetkisine tabi hale geldiğinde, mesele din özgürlüğüne yönelik kısıtlamaların ötesine geçmektedir. Yaşananlar, fiilen söz konusu mekan üzerindeki egemenliğin ve idari kontrolün yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir.
Bu durum, Kudüs’teki daha geniş Yahudileştirme sürecinin en sonuç doğurucu boyutlarından birini temsil etmektedir: Mescid-i Aksa yerleşkesi üzerindeki fiili yetkinin İslami Vakıflar İdaresi’nden alınarak İsrail polis idaresi altında tahkim edilmesi. Bu koşullar altında İsrail artık yalnızca alana baskınlar düzenleyen askeri bir güç olarak işlev görmemekte; giderek Müslümanların ne zaman, hangi şartlar altında, hangi sayılarla içeri girebileceğine ve ne zaman tamamen dışlanabileceğine karar veren merkezi yürütme otoritesi hâline gelmektedir. Mescidin yeniden açılmasından önce ve sonra, kapatma ve yeniden açma kararları üzerindeki İsrail kontrolünün, tarihsel statükonun tasfiyesi yönünde bir başka büyük adım teşkil ettiğine dair tekrarlanan uyarılar yapılmıştır.
Yaşanmakta olan süreç, Mescid-i Aksa’ya ilişkin kamusal bilincin yeniden şekillendirilmesine yönelik bir teşebbüs olarak da anlaşılabilir. Bir mescit kırk gün boyunca kapatılıp ardından yeniden açıldığında, birçok gözlemci öncelikle namazın yeniden kılınmaya başlanmasına odaklanabilir ve krizin sona erdiği sonucuna varabilir. Oysa daha ciddi tehlike başka bir yerde bulunmaktadır. Yeniden açılışın kendisi, kapatma süreciyle tesis edilen emsalleri görünmez kılabilir. Devletler, sahadaki gerçeklikleri dönüştürmek için her zaman dramatik yeni tedbirlere ihtiyaç duymazlar. Bazen istisnai bir uygulamayı normalleştirmek, kamuoyunun dikkatinin zamanla azalmasına izin vermek ve ardından halihazırda kurulmuş olan yeni gerçeklik üzerine aşamalı biçimde inşa etmek yeterli olur.
Dolayısıyla son kapatmanın en sonuç doğurucu neticelerinden biri, bizzat kamusal söylemde meydana gelen değişim olmuştur. Merkezi soru aşamalı olarak “İsrail makamlarının Mescid-i Aksa’nın statüsünü değiştirmesi nasıl engellenebilir?” şeklindeki daha kapsamlı sorudan, çok daha dar bir soruya, yani “İsrail Mescid-i Aksa’nın yeniden açılmasına ne zaman izin verecek?” sorusuna kaymıştır. Tartışma bir kez bu düzeye indiğinde, tarihsel statükonun dönüşümü, bütün sonuçları görünür hale gelmeden önce dahi önemli ölçüde ilerlemiş demektir.
Mescid-i Aksa bugün son derece hassas ve belirleyici bir safhaya girmektedir. Söz konusu mekanı korumanın yegane etkili yolu, hem Filistin toplumu içinde hem de daha geniş Müslüman dünyada kapsamlı bir kamusal caydırıcılık halinin yeniden tesis edilmesinden geçmektedir. Böylece İsrail makamları, Mescid-i Aksa’nın statüsünü değiştirmeye yönelik herhangi bir girişimin yalnızca söylemsel düzeyde değil, pratik anlamda da ciddi siyasal ve toplumsal sonuçlar doğuracağını kavrayacaktır. Böylesi bir caydırıcılık sağlanmadığı takdirde, mevcut gidişat Kudüs’ün sembolik ve siyasal bakımdan en önemli mekanlarından birinde geri döndürülemez değişiklikler meydana getirme riski taşımaktadır.
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Platform: Müslüman Dünyanın Gündemi’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.






























