Sosyal medyanın kamusal alan tartışmalarına dahil edilmesi, başından beri belirli bir normatif beklentiyle şekillendi. Dijital ağların bilgiye erişimi demokratikleştireceği, aracı hiyerarşileri aşındıracağı ve katılımcı bir söylem ortamı üreteceği öngörülüyordu. Bu beklenti, Habermas’ın burjuva kamusal alanı modelinin dijital ortama doğal biçimde aktarılacağı inancına yaslanıyordu. Habermas’a göre kamusal alan, özel bireylerin devlet otoritesini rasyonel ve eleştirel tartışmaya tabi tuttuğu, statüden bağımsız biçimde herkesin katılabildiği ve dinden arındırılmış akılcı iletişimin hakim olduğu bir uzamdır (Habermas, 1991). Ne var ki bugün gözlemlenen manzara bu öngörüyü çok geride bırakmıştır. Sosyal medya, seküler ve müzakereci bir kamusal aklı güçlendirmek yerine, her topluluğun kendi iç dünyasını kamuya dönüştürdüğü, epistemik olarak birbirinden yalıtılmış söylem alanları üretmektedir. Bu alanların en kalabalık ve en az çözümlenmiş olanı İslamcı-muhafazakâr kamusallık biçimidir.
Habermasçı modelin normatif çerçevesi, daha en başından ciddi eleştirilerle karşılaşmıştır. Fraser, bu modelin görünürde evrensel olan kamusal alanın aslında belirli toplumsal kesimleri dışladığını ve iktidar ilişkilerini yeniden ürettiğini ortaya koyar. Fraser’a göre kamusal alan tekil ve homojen değildir, aksine toplumda egemen kamusallığa paralel biçimde var olan karşı-kamular da gerçek birer müzakere alanı oluşturmaktadır (Fraser, 2014). Bu tespit, İslamcı-muhafazakâr dijital söylem söz konusu olduğunda özel bir anlam kazanmaktadır. Sosyal medya, bu kesimin kendine özgü bir karşı-kamu inşa etmesine olanak tanımakta ve böylece egemen söylemin dışında kalan sesler için özgün bir dolaşım alanı yaratmaktadır. Söz konusu alan, Habermasçı anlamda evrensel bir akla değil, cemaat içi paylaşılan bir ahlaki zemine yaslanmaktadır.
Kamusal alan kuramının din karşısındaki açıklayıcı gücü, 1980’lerden itibaren yaşanan küresel dini canlanmayla birlikte daha da sorgulanır hale gelmiştir. Casanova, bu dönüşümü dinin kamusallaşması kavramıyla karşılar. Buna göre din, sekülerleşme tezinin öngördüğü biçimde özel alana çekilmek yerine sivil toplumun içinde meşru bir tartışmacı olarak yeniden konumlanmaktadır (Casanova, 1994). Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte bu kamusallaşma süreci yeni bir ivme kazanmıştır. Dijital platformlar, dini aktörlere geniş kitlelere ulaşma ve kamuoyunu şekillendirme kapasitesi sunmakta, böylece din ile kamusal söylem arasındaki sınır giderek daha geçirgen bir hal almaktadır. Türkiye özelinde bu geçirgenlik, siyasi iklimle de iç içe geçerek kendine özgü bir tablo ortaya koymaktadır.
Türkiye bağlamında dinin kamusal alandaki yeniden görünürlüğünü en kapsamlı biçimde ele alan çalışma Göle’ye aittir. Göle, tesettür pratiği üzerinden İslamcı öznelerin mahrem pratiklerini kamusallaştırarak moderniteye dahil olmaya başladığını gösterir. Başörtülü üniversiteli figürü bu sürecin simgesi haline gelir ve geleneksel bir pratik, görünürlük kazandıkça bir kimlik ifadesine ve kamusal bir talebe dönüşür (Göle, 1996). Bu paradoks, yani mahremin kamusal bir dil haline gelmesi, bugün sosyal medyada çok daha kapsamlı bir biçimde yeniden üretilmektedir. Müslüman bireylerin namaz, umre, oruç gibi ibadetlerini, günlük yaşama dair İslami söylemelerini/tartışmalarını vb. birçok olguyu paylaşarak mahrem dindarlığı kamusal bir anlatıya taşımaktadır. Dindarlık, bu süreçte hem sergilenebilir hem de dolaşıma girebilir bir toplumsal deneyime dönüşmektedir.
Bu kamusallığın işleyişinde dini otoritenin dönüşümü de belirleyici bir yer tutmaktadır. Klasik ulemaya özgü yorum anlayışı, kitle eğitiminin yaygınlaşmasıyla birlikte aşınmaya başlamış; sosyal medya bu süreci niteliksel olarak farklı bir boyuta taşımıştır. Algoritmik yapı içeriği teolojik tutarlılığının yanı sıra, etkileşim oranına ve duygusal kapasitesine göre sıralamaktadır. Bu koşul, platformun görünürlük mantığına uyum sağlayan ve İslami içerikleri kısa video formatına taşıyabilen figürleri öne çıkarmaktadır. Dijital ağlar bu sayede lidersiz, yatay ve düşük eşikli bir katılım ortamı üretmekte ve bu ortamda mobilizasyon hızı artmakla birlikte örgütsel derinlik zaman içinde aşınabilmektedir (Tufekci, 2017). Dini söyleme erişimin demokratikleşmesi ile bu söylemin platform ekonomisinin koşullarına tabi kılınması böylece birbirini izleyen değil, eş zamanlı işleyen iki süreç olarak belirginleşmektedir.
Bu kamusallığın en dikkat çekici veçhelerinden biri, genç kuşakların X gibi platformlarda ürettiği içeriğin yarattığı özgül akış deneyimidir. Muhafazakâr ve İslamcı eğilimli kullanıcıların birbirini takip etmesi, birbirinin paylaşımlarını yeniden dolaşıma sokması ve aynı etiketler etrafında kümelenmesi, zamanla platforma özgü bir muhafazakar taym/time (zaman tüneli) oluşturmaktadır. Bu time, katılımcılarının büyük çoğunluğu genç olan, akışkan ama tutarlı bir söylem çevresini temsil etmektedir. Müslümanları ilgilendiren meseleler, ibadet pratikleri, ahlaki tartışmalar, cinsiyet rolleri ve siyasi gündem bu akış içinde birbirini besleyen temalar halinde dolaşıma girmektedir. Gençler bu akışın yalnızca tüketicisi değil, aynı zamanda aktif üreticisidir. Bir konuya dini perspektiften yorum katmak ya da popüler bir gönderiyi yeniden çerçeveleyerek yaymak, bu kuşağın kamusal söyleme katılım biçimini tanımlamaktadır. Ağ ortamlarında yüksek duygusal yoğunluklu içeriklerin algoritma tarafından ödüllendirilen bu yapı, İslamcı dinamikleri kurumsal kanallar dışında ve çoğu zaman onların çok ötesine geçen bir hızla yeniden üretmektedir (Tufekci, 2017).
Bu kamusallığın ulus aşırı boyutu, ümmet kavramı etrafında şekillenmektedir. Roy’a göre küreselleşme sürecinde İslam, belirli bir coğrafyaya ve kültüre bağlı olmaktan çıkarak giderek daha soyut ve taşınabilir bir kimlik referansına dönüşmektedir. Bu dönüşüm, genç Müslümanlar arasında dini kimliğin etnik ve kültürel kimlikten bağımsızlaşmasını ve evrensel bir ümmet aidiyetiyle eklemlenmesini beraberinde getirmektedir (Roy, 2004). Mandaville ise bu süreci ulus aşırı Müslüman siyasetinin yeni bir hayal gücüyle nasıl beslendiği ekseninde ele alır. Dijital iletişim araçları, Müslümanların coğrafi sınırları aşan bir cemaat duygusu geliştirmesine ve ortak meseleleri paylaşılan bir çerçevede tartışmasına imkan tanımaktadır (Mandaville, 2003). Filistin, Doğu Türkistan, Suriye, Sudan ve Arakan gibi meseleler bu çerçevede anlam kazanmakta, sosyal medyada üretilen içerik aracılığıyla hem ulus aşırı bir mümin kimliği canlı tutulmakta hem de yerel bir aidiyet duygusu beslenmektedir. Milliyetçi ve dini kimliğin bu şekilde iç içe geçmesi, dijital kamusal alanın özgün bir gerilim hattını oluşturmaktadır.
Türkiye’de ve daha geniş bir coğrafyada dijital platformlar aracılığıyla şekillenen İslamcı-muhafazakâr kamusallık, birbirine zıt dinamiklerin aynı anda işlediği karmaşık bir alan olarak belirginleşmektedir. Habermasçı modelin öngördüğü biçimde kamusal alanın dinden arındırılmış evrensel bir müzakere uzamına dönüşmesi yerine, Fraser’ın işaret ettiği karşı-kamular çoğalmakta ve Casanova’nın tespit ettiği dinin kamusallaşması süreci dijital altyapıyla birlikte ivme kazanmaktadır. Göle’nin Türkiye özeline ilişkin paradoksal tespiti, Tufekci’nin ağ dinamiklerine dair çözümlemesi ve Roy ile Mandaville’in ümmet imgelemini küresel bir bağlama oturtan analizleri bir arada okunduğunda, bu kamusallığın hem anlam hem de işlev bakımından önceki modellerden ayrıştığı görülmektedir. Dini söyleme erişim genişlemekte, cemaat aidiyeti platformlar aracılığıyla yeniden üretilmekte, dini kimlik görsel kültür ve tüketim pratikleriyle bütünleşerek yeni bir kamusal ifade biçimi kazanmaktadır. Bu kamusallık, içinde barındırdığı gerilimlerle birlikte analitik dikkat gerektiren, dönüşüm halindeki bir toplumsal gerçekliktir.
Kaynakça
Casanova, J. (1994). Public Religions in the Modern World. Chicago: University of Chicago Press.
Fraser, N. (2014). Rethinking the Public Sphere: A Contribution to the Critique of Actually Existing Democracy. In Between Borders (pp.74-98), Routledge.
Göle, N. (1996). The Forbidden Modern: Civilization and Veiling. Ann Arbor: University of Michigan Press.
Habermas, J. (1991). The Structural Transformation of the Public Sphere: An inquiry into a category of bourgeois society. MIT Press.
Mandaville, P. (2003). Transnational Muslim Politics: Reimagining the Umma: Routledge.
Roy, O. (2004). Globalised Islam: The Search for a New Ummah: Hurst Publishers.
Tufekci, Z. (2017). Twitter and Tear Gas: The Power and Fragility of Networked Protest. New Haven: Yale University Press.
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Platform: Müslüman Dünyanın Gündeminin editoryal politikasını yansıtmayabilir.



























