Gayatri Spivak’ın ‘Madun Konuşabilir mi?’ makalesinin bu sorusu temel bir mesele olarak tüm sanat ve anlatı dalları için geçerlidir. Iraklıları dışarıdan ‘madun’ konumuna koymak başka bir söylemsel şiddet çeşidi olarak yorumlanabilir ama Hasan Hadi’nin Başkanın Pastası (The President’s Cake) filmi bu soruya cevaben yapılmış bir film gibidir. Bir halkın seneler boyunca televizyon ekranlarında ‘nesne’ olarak gösterilmiş olmasının onu ‘madun’ kategorisine soktuğunu varsayarsak, madun Hadi’nin filminde konuşmaktadır.
Hadi’nin filmi Irak’taki sazlık bölgede yaşayan Maadan Araplarından bir ailenin hikayesini anlatır. 90’larda ‘Iraklı bir aile’ dendiği zaman, mutlaka savaştan dolayı üyelerini kaybetmiş ve halihazırdaki yaptırımlardan dolayı her şeyini tüketmiş bir aile modeli akla gelecektir. 90’ları televizyondan takip etmiş seyirciler için Başkanın Pastası nihayet kamerayı aynı İsrailliler gibi ‘Arap öldürmek zorunda kalan’ Amerikan askerlerin psikolojik problemlerinden Iraklılara çeviren bir filmdir.
Film, Maadan halkının yaşadığı sazlık bölgenin alacakaranlıktaki nefes kesen güzelliğiyle başlar. Koyu mavi sular, mor gök yüzü. Bir nene ve torun bir salda gitmektedir. Nene torununa, yine bu sularda yüzmüş olan Gılgamış’ın hikayesini anlatmaktadır. Orta Doğu halklarının ve kültürlerinin özellikle onları bombalayan Amerikalılara kıyasla ne kadar kadim bir geçmişi olduğu, İran örneğindeki gibi, Birleşik Devletlerin her yeni tecavüzünde tekrar tekrar sosyal medyaya taşınır. Bu elbette Amerikan emperyalizminin bir dakika durup düşünmesine vesile olmaz ama yine de dünyanın geri kalan halkları için hatırlamakta fayda vardır.

Bu kadim hikaye ve hikaye anlatma geleneği sahnesinden sonra torun ve ninenin nasıl bir yıkım içerisinde yaşadığını görürüz. Fakat bu yıkım içerisinde dahi Irak’ın okulları, belki eğitimdense birer propaganda ve halkı sömürme aracı olarak devam etmektedir. Lamia ninesine ertesi günün zorlu bir olduğundan bahseder: Saddam Hüseyin’in doğum günü yaklaşmaktadır ve ertesi gün Irak’ın her sınıfında olduğu gibi Lamia’nın sınıfında da kimin Saddam’ın doğum gününü kutlamak için yapılacak parti için pasta yapacağını belirlemek üzere çekiliş olacaktır. Bu elbette Saddam’ın halkına reva gördüğü eziyetlerden sadece biridir.
Fakat daha çekilişe geçmeden savaş ve ambargo yüzünden Irak’ta kötülüğün nasıl yayılmış olduğunun belki de tüm filmdeki en acı, en beklenmez örneğine şahit oluruz. Öğrenciler teneffüse çıktığında öğretmenleri Lamia’nın çantasını karıştırıp tek beslenmesi olan elmayı çalar. Bir öğretmenin öğrencisin yemeğini çalmasıyla sonuçlanan bu ahlaki çöküş çok büyük bir karanlıktan doğsa gerektir.
Korktuğumuz üzere çekilişten Lamia’nın ismi çıkar. Lamia haberi ninesiyle paylaştığında kadının teker teker birtakım evladiyelikleri çıkardığını görürüz. Lamia ve seyircilerden bazıları, bunların satılıp pasta için malzeme alınacağını düşünür. Çünkü Lamia ne olursa olsun iyi bir öğrencidir ve elbette öğretmeninin ondan istediği şeyi yapacaktır. Fakat ninenin hareketlerine ve yüz ifadesine baktığımızda çok başka planları olduğunu sezeriz.
Ertesi gün her halükarda Lamia, horozu ve ninesi şehre doğru yola çıkarlar. Film boyunca hemen hemen Lamia’nın kucağından hiç ayrılmayan horoz görsel olarak müthiş bir resim vermenin dışında aynı zamanda küçük kızın haritadaki yerini imler. Sazlıkların kızını şehirde kaybedecek olsak, horozunun kırmızı ibiğinden kolaylıkla bulabileceğizdir. Nine, Lamia ve horoz savaş ve ambargonun çok farklı şekillerde yaraladığı iki adamın arabasına otostop çekerek şehre varırlar.

Üçlü ilk olarak ikinci el kıyafet satan bir tezgaha uğrar. Daha bir pasta yapmaya parası olmayan bu ailenin Lamia’ya yeni bir üniforma almaya çalışması seyircide şüphe uyandırır. Daha da ilginci Lamia alınan üniformayı giydikten sonra nine onu bir lokantaya götürür. Artık Lamia da garip bir şeyler olduğunu sezmiştir. Lokanta sahibi kadın Lamia’ya yemek teklif eder ama iyi bir öğrenci ve şüphesiz masalları dört kulakla dinlemiş olan Lamia bunu reddeder. Daha sonra ninesi ve kadın arasında geçen konuşmadan ninesinin kendisini evlatlık olarak vereceğini anlayan Lamia ümidini iyice Saddam’ın pastanın yapılmasına bağlar ve bir şekilde un, şeker ve yumurta bulmak üzere lokantadan kaçar.
Biz de böylelikle Lamia ile ambargonun kıskacındaki Irak’ta bu üç temel gıdanın peşine düşeriz. Koltuğunun altındaki horozla adeta bir masal kahramanı gibi görünen Lamia’nın her durağı bize yoksulluk hakkında hikmetli olmasa da acıklı bir bilgi verecektir.
Lamia çarşıda babası bir yankesici olan – Saddam ve ambargo Irak’ta helal yoldan para kazanmayı neredeyse imkansız hale getirmiştir- sınıf arkadaşıyla karşılaşır. Ninesi torununu kaybettiği için endişeyle kendini karakolda bulurken seyirciler olarak biz en şimdi azından yanında bir arkadaşı olduğu için seviniriz.
İkili maceralarına Lamia’nın babasının saatini satmaya çalışarak başlar. İsteksiz görünen ikinci el eşya satıcısının çocukları dolandırıyor olduğu seyirci için çok barizdir ama kahramanlarımız koparabildikleri parayla dükkandan ayrılır. Ve her çocuk gibi pastanenin önünden geçerken dayanamayıp içeri girerler. Kazançlarının bir kısmını harcamaya çalıştıklarında saatçinin kendilerine verdiği paranın sahte olduğu ortaya çıkar. Daha sonra girdikleri dükkanlarda da esnafın sürekli hile yaptığını, halk üzerindeki küçük nüfuzlarını küçük birer Saddam gibi sonuna kadar kullandıklarını görürüz. Bu ihanetler en çok da Eminönü’nün hanlarına benzeyen bir handa geçtiğinde beni yaralar. Helal kazancın, esnaflığın, ahiliğin kalesi olması gereken bu belki 500 yıllık han şimdi birbirlerini aldatmaya çalışan insanlarla doludur.
Fakat yine de bu handa Lamia ve arkadaşı bir soluk alıp bir sonraki adımlarını planlarlar. Daha önemlisi, okulda da oynadıkları ve filmin sonunda tekrar oynadıklarında bizi ağlatacak ‘kim daha önce gözlerini kaçıracak’ oyununu oynarlar. Büyükler tarafında sürekli ihanete uğrayan iki çocuğun birbirlerinden başka tutunacak dalı yoktur. Dükkanlarda tanık oldukları insan onurunu kırıcı tüm sahnelere rağmen ikili malzeme arayışlarına devam ederken, yönetmen Hadi filmine horozun da yardımıyla seyirciyi gülümsetecek anlar ve sonunda helal süt emmiş bir karakter de yerleştirir.
Bu karakter filmin başında Lamia ve ninesini şehre bırakan sürücüdür. Önce karakolda Lamia’nın fenalaşan ninesini bulup onu hastaneye nakleder. Daha sonra başka bir karakolda canını kurtarmaya çalışırken hırsızlıkla suçlanan Lamia’yı bulur. ‘Uluslararası kamuoyu’ Irak’ı terk etmiş olsa da Hızır hala oradadır. Fakat elbette Hızır da Lamia’ya ancak cehenneme dönüştürülmüş bu dünyanın kısıtları dahilinde yardım edebilecektir.
Yönetmen Hasan Hadi, Doha Film Festival’indeki basın toplantısında Batı için gözden çıkarılabilir görülen bu çocukların hikayesini anlatmanın kendisi için önemli olduğunu söylemiş ve ABD eski Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın bir gazeteciyle Irak savaşı ve ambargo ile ilgili yaptığı şu konuşmayı hatırlatmıştır:
Gazeteci: “Yarım milyon çocuğun öldüğünü duyduk. Bu Hiroşima’da ölen çocuklardan bile daha fazla. Buna değdi mi?”
Albright: “Bunun çok zor bir tercih olduğunu düşünüyorum ama evet bizce buna değdi.”
Hadi’nin filmi bize ‘öldürülmesi mübah’ görülen o çocukların her birinin, en ağır koşullar altında bile hayata tutunmaya çalıştığını hatırlatıyor. Hangimiz Lamia’nın yüzüne baktığında kendi yüzünü, kızının yüzünü, kardeşinin yüzünü görmez? Amerika’nın propogandası bize Lamia’nın, Hind’in ve daha nicelerinin her türlü güzelliği hakeden çocuklar olduğunu asla unutturmayacaktır. Bunun unutulmamasını sağlamak için de kendi hikayelerimizin mutlaka anlatılması gerekmektedir. Bu nedenle Başkanın Pastası, Irak’ın güzel çocuklarını anan ve bu güzel ülkenin hikayesini kendi insanlarının gözünden anlatan, kaçırılmaması gereken bir filmdir.
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Platform: Müslüman Dünyanın Gündemi’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.































