Bu röportajda, Batı Şeria’da Filistin millî mücadelesinin en kritik safhalarına bizzat tanıklık etmiş ve bu süreci yaşamış önde gelen isimlerden Filistinli mücadeleci Casir el-Bergusi ile bir araya geldik. El-Bergusi, Aksa İntifadası sırasında ortaya koyduğu liderlikle iz bırakan; ardından da İsrail işgalinin esareti altında farklı bir mücadele veren öncü şahsiyetlerden biridir. İlk kez 1993 yılında tutuklanan, 2003 yılında dokuz kez müebbet hapis cezasına mahkûm edilen ve 2011 yılında “Vefâü’l-Ahrâr” esir takası kapsamında serbest bırakılarak Gazze’ye sürgün edilen el-Bergusi, bütün bu süreç boyunca vatanının davasını omuzlamaya devam etmiştir. Cezaevi tecrübesinin şahsiyeti ve düşünce dünyası üzerindeki etkilerini, cezaevinde ve daha sonra Gazze Şeridi’nde birlikte bulunduğu şehit Yahya Sinvar ile olan ilişkisini, ayrıca Gazze’de önerilen “Barış Konseyi”nin rolüne ve yeniden imar sürecinin geleceğine dair değerlendirmelerini kendisiyle konuştuk.
1) İsrail işgal hapishanelerinde geçirdiğiniz yıllar, Filistin davasına ve siyasi mücadele sürecine bakışınızı nasıl değiştirdi? Özellikle 2003 ile 2011 yılları arasındaki dönemde yaşadığınız deneyimin, entelektüel ve siyasi görüşünüz üzerinde bıraktığı etkiyi bize biraz daha ayrıntılı olarak açıklayabilir misiniz?
İnsanın, doğduğu andan itibaren birbirini izleyen olgunlaşma ve şahsiyetini inşa etme merhalelerinden geçtiğine inanıyorum. Bununla birlikte, kişiliğinde, düşüncesinde ve davranışlarında derin izler bırakan tarihi dönüm noktası niteliğinde hadiseler de vardır. Esaret tecrübesi, benim için bu dönüm noktalarının en önemlilerinden ve en etkili olanlarından biriydi. Bu tecrübe, sadece özgürlüğümden mahrum kaldığım yıllar değildi; bilakis pek çok kanaatimi yeniden şekillendiren ve Filistin davasını, işgalle mücadelenin mahiyetini ve milli mücadelenin araçlarını daha derinlikli bir şekilde kavramamı sağlayan gerçek bir okuldu.
Esaret tecrübesini farklı kılan en önemli hususlardan biri, Filistin millî hareketinin bütün fikrî, siyasi ve teşkilat yapılarından isimlerle aynı mekanda bir araya getirmesidir. Kendinizi, uzun yıllara dayanan tecrübeye sahip isimlerle, tarihi liderlerle ve farklı farklı eğilimlerden mücadele insanlarıyla her gün fikir alışverişi içinde bulursunuz; böylece yoğun bir fikri ve siyasi etkileşim ortamı yaşarsınız. Bu nedenle her zaman şunu söylerdim: Bütün zorluklarına rağmen cezaevi, benim için açık bir millî üniversite mesabesindeydi. Bu süreçte yürütülen tartışmalar, okumalar, değerlendirmeler ve özeleştiriler, normal şartlarda uzun yıllarda edinilebilecek bilgi ve tecrübeyi sınırlı bir zaman içinde kazanma imkanı sunuyordu.
2003 ile 2011 yılları arasındaki dönem ise, fikrî ve siyasi kişiliğimin şekillenmesinde en etkili safhalardan biri olmuştur. O dönemde Filistin davası dönüm noktası niteliğinde hadiselere sahne oldu. Ben de esaret yıllarım boyunca, bizi millî projenin önceliklerini ve siyasi mücadelenin yöntemlerini yeniden düşünmeye sevk eden pek çok dönüşüme yakından şahit oldum. Halkımızın gücünün sadece direnişinde ve sebatında değil, aynı zamanda bölünmüşlükleri aşan, hedef ve kader birliğini muhafaza eden kapsayıcı bir milli vizyon oluşturma kabiliyetinde de yattığını idrak ettim.
Bu döneme ilişkin en büyük iftihar vesilelerimden biri de tutukluların bütün ağır cezaevi şartlarına, duvarlar ve kilitli kapılar ardındaki tecrit durumuna rağmen, milli sorumluluk konusunda örnek bir duruş sergilemiş olmalarıdır. Nitekim daha sonra Millî Mutabakat Belgesi olarak anılacak olan Tutuklular Belgesi, Filistin saflarını birleştirmek ve yeniden bir araya getirmeye ve farklı millî ve İslami hareketler arasında ortak bir zemin oluşturmaya yönelik samimi bir girişim olarak cezaevlerinden doğmuştur.
Bu tecrübe, esaretin hiçbir zaman durağanlık ya da toplumdan kopuş hali olmadığını, aksine milli düşüncenin ve girişimlerin üretildiği bir zemin olduğunu teyit etmektedir. Aynı zamanda bu durum, tutukluların ulaştıkları siyasi ve fikrî olgunluk düzeyinin de bir göstergesidir. Zira onlar kendilerini hiçbir zaman halklarının mücadelesinin yalnızca sonuçlarına maruz kalan pasif kimseler olarak değil, o mücadelenin aktif bir parçası olarak görmüşlerdir.
2) Hedarim Hapishanesi’nde Yahya Sinvar ile aynı koğuşta kaldığınız süre boyunca, hapishane içindeki direniş çalışmalarını organize etme ve tutuklu yoldaşlarını yönetme tarzı nasıldı? Bu tecrübe, onun daha sonraki siyasi ve askeri kimliğinin oluşumuna nasıl katkıda bulundu?
Öncelikle şunu söyleyebilirim ki Yahya Sinvar, tutuklanıp hapse girmeden önce de liderlik vasıflarına sahipti. Bu nitelikler, esaret tecrübesinin bir sonucu değil, kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıydı. Nitekim daha sonra “Mecd Teşkilatı” adıyla tanınacak olan Hamas’ın güvenlik teşkilatının başkanlığını yürütmüş, teşkilatlanma, karar alma ve karşılaşılabilecek meydan okumaları öngörme hususunda yüksek bir kabiliyet sergilemiştir.
Bununla birlikte hapishane tecrübesi, onun şahsiyetine yeni boyutlar kazandırmış; bunlar da sonraki mücadelesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Bunların başında, Siyonist zihniyeti, onun düşünce mekanizmalarını güvenlik, siyaset ve toplum düzeylerindeki işleyişini derinlemesine kavraması geliyordu. Bu kavrayış, esir hareketini yönetme tarzına da yansıdı. Zira O, esir hareketinin sadece Filistin halkının bir kesimi değil, Filistin milli karar sürecinin ayrılmaz bir parçası olduğuna ve milli tercihlerin belirlenmesinde mutlaka söz sahibi olması gerektiğine inanıyordu.
Yahya Sinvar (Ebu İbrahim), uzun yıllar esaret altında kalmasına rağmen cezaevi duvarlarının ötesinde de etkisini sürdürebilen ender isimlerden biridir. Onun varlığı ve tesiri gerek Filistin milli hareketi gerekse Filistin’de karar alma süreçleri bakımından belirleyici olmaya devam etmiştir. Uzun yıllar süren tecride rağmen, fikri ve siyasi varlığını muhafaza etmeyi başarmış, hadiselerin seyrini etkilemeyi sürdürmüştür.
O dönemde kendisiyle yakın bir beraberliğimizin bulunması ve hapishane hayatının birçok safhasını birlikte yaşamamız dolayısıyla, onun hakim anlayıştan farklı bir vizyona sahip olduğunu yakından müşahede etme imkanı buldum. Zira çoğumuz Filistin’in nasıl özgürlüğüne kavuşturulabileceği üzerine yoğunlaşırken, o meseleye daha geniş bir stratejik perspektiften bakıyordu. Sinvar’a göre Filistin’in özgürlüğüne kavuşması, ümmetin yeniden dirilişinin ve ihyasının önünü açacak bir kapı olmalı; içinde bulunduğu genel şartlardan bağımsız, kendi başına bir hedef olarak görülmemeliydi.
Esaret yılları da ondaki inisiyatif alma ruhunu ya da derinlikli düşünme kabiliyetini zayıflatmadı, bilakis bunları daha da güçlendirdi. Vaktini işgalle nasıl mücadele edileceğine dair çeşitli senaryolar geliştirmekle geçiriyor, meseleleri uzun vadeli stratejik bir perspektifle değerlendiriyordu. Bugün, bölgede yaşanan hadiselerin ardından şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, “Aksa Tufanı” fikri uzun yıllardır onun zihninde yer edinen bir düşünceydi. Bununla birlikte bu fikrin ayrıntıları tartışmaya açılmıyordu.
Hafızamda hala tazeliğini koruyan bir hatıra vardır. Hapishane avlusunda açık havaya çıktığımız vakit birlikte yürüyerek gelecek hakkında konuşuyorduk. Oysa o günlerde serbest bırakılacağımız düşüncesi neredeyse imkansız görünüyordu. O sırada bana büyük bir güvenle şöyle dedi: “Dünyayı tek ayak üzerinde durmaya mecbur bırakacak bir iş yapacağım.” Bu söz, zihnimde derin bir iz bıraktı. Zira işgalle mücadelenin seyrinde köklü bir dönüşüm meydana getirebileceğine ve Filistin davasını, esaret koşullarının zorluğu ve süresinin uzunluğuna rağmen, ümmetin merkezi meselesi haline getirebileceğine dair sahip olduğu güvenin boyutunu yansıtıyordu.
3) Gazze için önerilen “Barış Konseyi” modeli, Filistinli bir bakış açısıyla, egemenliğe doğru bir geçiş mekanizması mı oluşturuyor, yoksa işgalin uluslararasılaştırılmış yeni bir biçimini mi temsil ediyor?
Filistinli bir bakış açısıyla, Gazze Şeridi’nin yönetimi için dışarıdan dayatılan veya Filistin milli iradesinden bağımsız olarak şekillendirilen herhangi bir model, egemenliğe geçiş mekanizması olarak değerlendirilemez. Bilakis, siyasi düzlemde daha kabul edilebilir görünen isimler taşısa bile, böyle bir model işgalin ya da uluslararasılaştırılmış vesayet düzeninin yeni ve belki de daha karmaşık bir biçimi olarak değerlendirilir.
Çünkü meselenin özü kullanılan isimler veya kurumsal düzenlemeler değil, meşruiyetin kaynağıyla ilgilidir. Egemenlik, uluslararası kararlarla veya bölgesel düzenlemelerle bahşedilen bir şey değildir. Bilakis, Filistin halkının kendi liderliğini seçme ve kendi işlerini bizzat yönetme hakkına, yani kendi geleceğini tayin hakkına dayanır.
Savaş sonrası döneme ilişkin her türlü düzenleme, kapsamlı bir Filistin mutabakatından hareket etmeli ve geleceğini belirleme hakkının yegane sahibi olan Filistin halkının iradesine saygı göstermelidir. Filistinlileri kendi meselelerinin yönetiminde ilk ve son karar mercii kılmayan hiçbir model, bize göre, adına ne denirse densin veya hangi güvencelerle desteklenirse desteklensin, gerçek anlamda egemenliğin tesisini sağlayamayacaktır.
4) Gazze Şeridi’nin yeniden imar sürecinin silahsızlandırma, güvenlik koordinasyonu veya dış denetim gibi siyasi şartlara bağlanması, Filistin davasının geleceğini nasıl etkileyebilir?
Gazze Şeridi’nin yeniden imar sürecinin silahsızlandırma, güvenlik koordinasyonu veya çeşitli dış denetim mekanizmalarının dayatılması gibi siyasi şartlara bağlanması, yeniden imarı insani ve hukuki bir yükümlülük olmaktan siyasi bir baskı aracına dönüştürür ve Filistin halkının temel haklarını müzakere ve pazarlık konusu haline getirir.
Oysa yeniden imar, kimsenin bir lütfu değil, bilakis özellikle Gazze Şeridi’nin altyapısını, hayati kamu hizmetlerini ve konutlarını hedef alan geniş çaplı yıkımın ardından uluslararası hukukun güvence altına aldığı bir haktır. Sivillerin barınma ve temel hizmetlere erişiminin, olağanüstü şartlar altında kendilerine dayatılan siyasi veya güvenlik şartlarına bağlanması ise kabul edilemez.
Gazze Şeridi’nde iki milyondan fazla Filistinli’nin son derece ağır insani şartlar ve hayatın temel gereklerinden ciddi ölçüde mahrumiyet içinde yaşamaya devam etmesi, acil uluslararası müdahaleyi gerektiren bir insani trajedidir. Bu durum, uluslararası topluma bu acının sona erdirilmesi, insani yardımların kesintisiz biçimde ulaştırılması ve yeniden imar sürecinin gecikmeksizin ve siyasallaştırma olmaksızın başlatılması yönünde hem ahlaki hem de hukuki bir sorumluluk yüklemektedir.
Filistinli bir bakış açısıyla bakıldığında, herhangi bir yeniden imar sürecinin Filistin halkının haklarına ve haysiyetine saygı temelinde yürütülmesi gerekir. Bu süreç, Filistin halkının kendi geleceğini tayin etme hakkını ihlal edecek ya da halkın iradesi ile millî mutabakatına dayanmayan siyasi düzenlemeleri dayatmanın bir aracı haline gelecek herhangi bir şartlandırmadan uzak tutulmalıdır.































