Tarihsel anlamıyla sömürgeciliğin artık çok gerilerde kaldığı, küresel sistemin ve tahakküm araçlarının dönüşümüyle yöntemlerin de değiştiği konusunda akademik dünyada yaygın bir ön kabul vardır. Büyük ölçüde de doğrudur. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında oluşan şartlar, klasik sömürgeci iktidarları yeni bir düzene geçişe açıkça zorlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda büyük yara alan bu aktörler, planlı bir dekolonizasyonla siyasi, askeri, bürokratik ve ekonomik elitlerin önceden belirlendiği bir “yeni sömürgecilik” düzeni inşa ettiler. Yalnızca elitlerin değil; bürokratik düzenin, sermayenin, finansal sistemin, askeri organizasyonun, askeri eğitim ve terfi mekanizmalarının, dış politikanın, kültürün ve medyanın, etnik rekabetin ve kişiselleştirilmiş iktidar ilişkilerinin kontrolüne dayanan bu yeni sömürgecilik düşük maliyetle yüksek çıkar elde etme öngörüsüyle tasarlanmıştı ve öyle de çalıştı (1). Günümüz dünyasında yeniden sorgulanan ve tepkiyle karşılaşan bu hareket tarzının, tıpkı klasik sömürgecilik gibi Batı’nın sürdürülebilir üstünlüğüne hizmet ettiği aşikardır. Moderniteye hayat veren sömürgeciliğin dönüşümü, bugün içinde yaşadığımız dünyayı da büyük ölçüde biçimlendirmiştir. Klasik sömürgecilik-yeni sömürgecilik arasındaki görünüm, araç ve yöntem farkları elbette ilkinin tarihe karıştığı izlenimini kolayca veriyor.
Klasik Sömürgeciliğin Parametreleri
Bir tahakküm şeklinin klasik sömürgecilik olarak adlandırılması için, bu konuda imgeleşmiş arkeolog veya antropolog tipolojilerinin sahada çalışma yaptığına dair görsel kanıtlar getirilmesine ihtiyaç yoktur. Herhangi bir tahakküm ya da işgal hareketinin klasik sömürgecilik olarak tanımlanması için gerçekte şu dört parametrenin var olup olmadığına bakmak yeterlidir: a) dini söylemleri içeren “fetihçi” işgal ve yerleşim faaliyetleri, b) maddi varlığın ve doğal kaynakların yabancı aktör tarafından mülkleştirilmesi, c) alabildiğine tatbik edilen siyasal şiddet, d) tüm bunları meşrulaştırma amacıyla kullanılan “medenileştirici misyon” (2). Her sömürgecilik faaliyeti bu unsurları içermelidir aksi takdirde yürütülen hareketin sömürgecilik olduğunu söylemek mümkün olmaz.
İlk sömürgecilik faaliyetleri, coğrafi keşiflerin akabinde “tanrının kutsal krallığı adına”, “tanrının hükümranlığını genişletme adına” veya Hıristiyanlığı yayma gibi amaçlarla yürütüldü. Avrupalı devletlerin erişebildikleri uzak coğrafyalara yönelik işgalleri dini bir motivasyona sahipti ve bu şekilde meşru kılınıyordu. Klasik sömürgecilik gelişip pekiştikçe Avrupa’ya akan zenginlik ve bu zenginliğin bölüşümü sırasındaki anlaşmazlıklardan kaynaklanan çatışmalar muazzam bir dinamizme yol açıyordu. Avrupa’daki düşünsel devrimler bu dinamizmin bir sonucuydu. Dolayısıyla sömürgecilik hem akıttığı kaynaklar hem de sebep olduğu dönüşümlerle adım adım moderniteyi inşa ediyordu. Bununla birlikte sömürgeciliğin kazandırdığı üstünlük duygusu, Batılı iktidarlara eylemlerini başka bir zeminde meşrulaştırma fırsatı sunuyordu. Modernleştirme misyonu, kendisini dünyanın “medeni, modern” sayan sömürgeci kesiminin, “ilkel, barbar” olarak tanımladığı sömürülen kesimleri üzerindeki tasarrufunu anlamlı kılmak için ortaya atılmıştı. Madem ki Batılılar seçilmiş bir toplum olarak dünyanın medeni kesimini temsil ediyorlardı, o halde dünyanın geri kalanını medenileştirmek gibi bir vazifeleri olmalıydı. Temelde dünyayı iki kategoriye (modern-ilkel, medeni-barbar, üst insan-alt insan vb.) ayıran bu tutum, zamanla sömürge topraklarda gerçekleşen her türlü olumsuz eylemin gerekçesi haline geldi. İnsanların köleleştirilmesi, doğal kaynakların mülkleştirilmesi ve sınırsız siyasal şiddet “insanlık adına” işleniyordu. Klasik sömürgecilik genellikle kaynakların el değiştirmesiyle anılır ve sömürge topraklarının gasp edilmesi hakkında da söylenecek çok söz mevcuttur. Ancak post-kolonyal teori, haklı olarak sömürgeciliğin kimlik boyutuna da odaklanmaktadır. Medenileştirme misyonu, şiddet araçları daha etkin olan bir kesimin kendi üstünlüğünü ilan etmesinden başka bir şey değildir. Malları ve bedenlerini kaybeden yerli topluluklar, sınırsız siyasal şiddetin muhatabı olarak hafızalarını ve kimliklerini de kaybederler. Bu da sömürgecinin kendi üstünlüğünü kurumsallaştırması adına gerekli bulunan bir tavırdır. Tıpkı İsrail’in 1948’den beri yaptığı gibi.
Sömürgeci Bir Aktör Olarak İsrail, Medenileştirme Misyonu ve Gazze Soykırımı
İsrail, 1948 yılında büyük devletlerin desteği altında kurulduğunda henüz klasik sömürgecilik faaliyetleri sona ermemişti. Dekolonizasyon telaffuz bile edilmemişti hatta. Yahudilerin Filistin’e göçü için gerekçe gösterilen İkinci Dünya Savaşı ve Yahudi Soykırımı kısa süre önce sonlandırılmıştı. Oysa Yahudi göçleri, yani Alya’lar savaştan çok önce, uzun yıllar önce başlatılmıştı. Esasen Filistin’deki 30 yıllık İngiliz işgali, Balfour Deklarasyonu’nda verilen taahhüdün gerçekleşmesine hizmet etmişti (3). Filistin’e göç eden Yahudiler örgütleniyor, silahlanıyor ve Arapların hayatını cehenneme çeviriyordu. Mayıs 1948’de belli bir nüfusa ve örgüt yapısına kavuşmuş olan Yahudilerin uluslararası toplumdan aldıkları destekle mevcut durumu kurumsallaştırdıkları söylenebilir. İsrail’in kuruluş ilanı bu bakımdan bir prosedürün yerine getirilmesinden ibarettir.
Dünya tarihinde devletler çoğunlukla savaşlarla kurulmuştur. Başka ülkelerden göç eden kalabalık nüfusların bir araya gelerek dış destekle devlet kurması İsrail’e has bir durumdur. İsrail önce kurulmuş, sonra savaşmıştır. Belli bir yerleşim politikasıyla kurulması hatta yerleşimcilik yoluyla yayılmayı bir genel kural haline getirmesi bununla birlikte İsrail’i klasik sömürgeciliğin önemli bir temsilcisi haline getirmektedir. Bu türden yaygın bir yerleşimcilik muhtemelen en son Amerika kıtası keşfedildiğinde yürütülüyordu. İsrail’in varlığı ve hareket tarzını klasik sömürgecilikle özdeş kılan tek unsur elbette bu değil. Dini motivasyonlar da aynı ölçüde etkileyici benzerlikler barındırıyor. “İsrail’in 3000 yıllık anavatanı”, “Vaadedilmiş Topraklar: Eretz Yisrael”, Yahudilerin seçilmiş halk olduğu gibi kurgu ve anlatıları yoluyla Filistin’in aslında İsrail’e ait olduğu önce Yahudi toplumuna, daha sonra tüm dünya kamuoyuna kabul ettirilmek istenmiştir. Bu yönüyle Yahudilerin Filistin’e göçü, conquistadorların tanrı adına uzak coğrafyalara göçünden farksızdır. Yahudiler, siyonizmin ortaya attığı ideal doğrultusunda kutsal bir vazife adına Filistin’e göç etmekte ve yerleşimci bir politikaya dahil olmaktadır.
Yahudilerin seçilmişlik iddiaları, Siyonist şablon içinde bizleri ister istemez medenileştirme misyonuna götürür. İsrail, Filistin’deki Yahudi nüfusunun artması ve Arap nüfusunun azalması için şiddet araçlarını kullanmak hatta soykırım yapmak da dahil olmak üzere hemen her şeyi yapmıştır. Yerleşimci terörü onlarca yıldır sivil Arapları, onların varlıklarını ve mallarını ele geçirmekle meşgul durumdadır. Filistinli Arapların soykırıma varan siyasal şiddete maruz kalmaları, evlerinin ve topraklarının yağmalanması, ibadet ve seyahat özgürlüğünün ihlali, insan onurunun aşağılanması ve daha pek çok sömürgeci eylem sosyal medya çağından sonra da devam etmiş oldu. 7 Ekim’den sonra İsrail’in Gazze’de yürüttüğü saldırılar, tarihin canlı yayında gerçekleşen ve anbean takip edilebilen ilk soykırımı olarak kayıtlara geçti. Tüm bunların klasik sömürgecilikle ilişkisini anlamak için İsrail’in giderek artan pervasızlığını ve kural tanımazlığını nasıl meşrulaştırmaya çalıştığına bakmak yeterli olacaktır.
7 Ekim 2023 Aksa Tufanı Operasyonu sonrasında İsrail, Gazze’de yürüttüğü sistematik katliamların dünyada uyandırdığı tepkinin son derece farkındaydı. Böyle bir durumda dünya kamuoyuna vermesi beklenen mesaj, İsrail’in saldırılarını (doğru olmasa da) “haklı bir eylem” olarak nitelendirmesiydi. Fakat öyle olmadı. İsrail’den yapılan açıklamalarda buna tenezzül bile etmediğini, başka bir anlatı kurduğunu görüyoruz. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 7 Ekim’den sonra verdiği beyanatlarda en sık şekilde “medeniyet”e atıf yapması bir tesadüf değildi. Daha ilk günlerde Netanyahu, Hamas’a karşı savaşı doğrudan “medeniyet ile barbarlık arasındaki savaş” olarak nitelendirdi (4). Hamas, İsrail’le savaşmıyor, “medeniyete karşı” savaşıyordu; İsrail, Gazzelilere karşı soykırım yürütmüyor, “barbarlıkla mücadele ediyordu”. Netanyahu’nun açıklamaları bununla sınırlı değildi: “Biz kaybedersek, Batı medeniyeti kaybeder” (5), “Işığın çocukları ile karanlığın çocuklarının savaşı” (6), “medeniyetler çatışması değil, barbarlıkla medeniyet arasında bir savaş” (7) gibi ifadeler onlarca kez tekrar edildi. Orta Doğu’nun kalbinde, Gazze kadar bir coğrafyada kadın, çocuk ve yaşlıların katledildiği bir soykırımın Batı medeniyeti ile ilgisi ne olabilirdi?
Netanyahu’nun söylemlerinin amacını özetlemek gerekirse, ilk olarak bu soykırımı “medeniyet ve insanlık” adına yürüttüğü konusunda dünya kamuoyunu ikna etmek istemiştir. Madem ki “medeniyetin düşmanı sayılan barbarlar” söz konusudur, “o halde yok edilmeleri meşru sayılmalıdır” (8). Tıpkı klasik sömürgeciliğin Kongo veya Cezayir’de yaptığı gibi. Netanyahu, medenileştirme misyonunun kronik hale getirdiği kategorizasyonun (medeni-barbar) ve üstünlük fikrinin son derece farkındaydı. İsrail bu tarihsel realitenin bir parçası olmak istiyordu. Üstelik kendisini medeniyete isnat eden İsrail, bu söylemlerle bir anlamda Batılı ortaklarının kendisini “suç ortağı” gibi kabul etmesi gerektiğini ima etmiş oluyordu. Böylelikle İsrail, kendisini temize çıkarmakla uğraşmayacaktı; sömürgeci geçmişe sahip iktidarlar bunu İsrail adına yapacaktı. Günümüz şartlarında bu amaçların başarıya ulaşma şansı düşük. Fakat gerçek olan şu ki, İsrail’in klasik sömürgeci bir aktör olduğu 7 Ekim’den sonra yeterince ifşa olmuştur. Batılı ülkelerde bir kanaate dönüştürdüğü “Orta Doğu’nun tek demokrasisi”, “Orta Doğu’daki beyazlar” algısı aslında bu sürecin bir parçasıydı. Ancak daha da belirginleşmesi için 7 Ekim’i beklemek gerekiyordu.
Gazze soykırımına ülke içinde “Amalika halkı”, yurt dışında “medeniyet ve insanlık” gibi gerekçeler sunan, yerleşimlerini en saldırgan biçimde sürdüren, Filistin Araplarının mallarını ve haklarını gasp eden, kendi toplumunu “biricik, medeni, beyaz, Batılı, modern” olarak tanımlayıp, öteki olarak gördüğü “barbarlıkla” suçlayarak yaşam hakkı tanımayan İsrail, klasik sömürgecilik tarihinin yaşayan son halkasıdır.
Kaynakça:
- Yiğit, M. (2023). Afrika’da askeri darbeler ve dış müdahale. İstanbul: Vakıfbank Kültür Yayınları.
- Osterhammel, J. (1997). Colonialism: a theoretical overview. Princeton: Markus Wiener Publishers.
- Balfour Declaration 1917. Yale Law School. Lillian Goldman Law Library. https://avalon.law.yale.edu/20th_century/balfour.asp
- JNS. Netanyahu: ‘This is a battle of civilization against barbarism’. 12.11.2023. https://www.jns.org/israel-news/netanyahu-this-is-a-battle-of-civilization-against-barbarism
- Yiğit, M. (2023). Klasik Sömürgecilik, Afrika ve İsrail. Dünya Siyaseti. https://dunyasiyaseti.com/icerik/klasik-somurgecilik–afrika-ve-israil.html
- Anadolu Agency. (2023). PM Netanyahu continues to use scriptures to defend Israeli war on Gaza. https://www.aa.com.tr/en/middle-east/premier-netanyahu-continues-to-use-scriptures-to-defend-israeli-war-on-gaza/3042801
- Israeli Ministry of Foreign Affairs. (2024). PM Netanyahu addresses a joint meeting of the US Congress. https://www.gov.il/en/pages/pm-netanyahu-addresses-a-joint-meeting-of-the-us-congress-24-jul-2024
- Fanon, F. (2018). Yeryüzünün Lanetlileri. İstanbul: Versus Kitap.
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Platform: Müslüman Dünyanın Gündeminin editoryal politikasını yansıtmayabilir.




































