New York Eyalet Üniversitesi’nde profesör ve The Costs of Connection ile Data Grab kitaplarının eş yazarı olan Ulises Ali Mejias ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide veri sömürgeciliğini ve bunun yapay zeka çağındaki yansımalarını ele alıyoruz. Sömürgecilik ile kapitalizm arasındaki tarihsel sürekliliklerden yola çıkan Mejias; verinin güç, epistemik sömürgecilik ve toplumsal kontrol için nasıl yeni bir kaynağa dönüştüğünü açıklıyor. Ayrıca dijital egemenliği ve yapay zekanın geleceğini de tartışarak Küresel Güney’deki ve İslam dünyasındaki toplumların teknolojiyi, yönetişimi ve dijital geleceği nasıl yeniden düşünebileceğine dair eleştirel bir perspektif sunuyor.
1. Veri sömürgeciliği derken tam olarak neyi kastediyorsunuz? Neden bunu bir mecaz olarak değil de sömürgeciliğin gerçek bir biçimi olarak görüyorsunuz?
Prof. Ulises Ali Mejías: Veri sömürgeciliği kavramı, genel olarak veri temelli süreçlerde neler yaşandığını anlamaya yönelik analitik bir çerçeve sunmaktadır. Başka bir ifadeyle, mesele yalnızca sosyal medya ya da yapay zekâ ile sınırlı değildir; mobil cihazlardan kripto paralara kadar dijital teknolojilerin farklı alanlarında ortaya çıkan veri ilişkilerini anlamayı amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, söz konusu süreçleri yalnızca ağ tabanlı bilgisayar sistemlerinin son elli yıllık tarihi içinde değil, aynı zamanda sömürgeciliğin son beş yüz yıllık tarihi bağlamında değerlendirmeyi gerektirir.
Temel argümanımız şudur: Günümüzde karşı karşıya olduğumuz süreç, Avrupalı güçlerin Latin Amerika, Afrika ve Asya’nın birçok bölgesini sömürgeleştirdiği dönemlerde olduğu gibi yalnızca toprak gaspına dayalı değildir. Bu kez mesele, klasik anlamda bir toprak gaspından ziyade, verinin gaspı ve temellük edilmesidir. Elbette toprak ve emek önemini korumaktadır. Örneğin veri merkezleri söz konusu olduğunda toprak; Uber ya da yemek teslimat platformları gibi esnek ekonomi kapsamında çalışanlar düşünüldüğünde ise emek hala merkezi bir rol oynamaktadır. Ancak bu analizde asıl odak noktamız, verinin yeni bir sömürgeleştirme alanı olarak nasıl işlediğidir.
Veri sömürgeciliğinden bahsettiğimizde veriye karşı olduğumuzu ya da verinin tüm biçimlerinin kötü olduğunu ima etmiyoruz. Veri sömürgeciliğini temelde iki ana amaç doğrultusunda yeni bir dünya görüşü oluşturmak üzere hayatlarımızdaki verilerin sürekli gasp edilmesine dayanan, gelişmekte olan bir toplumsal düzen olarak tanımlıyoruz. Bunlar, elit bir azınlık için servet üretilmesi ve yeni toplumsal kontrol biçimlerinin inşa edilmesidir. Veri sömürgeciliğinin bir mecaz olmadığını söylerken kastettiğimiz şey tam olarak budur. Bu, gelişmekte olan bir toplumsal düzendir ve bunu kanıtlamak için tarihsel sürekliliklere bakıyoruz.
Eski sömürgecilik biçimleriyle birebir aynı göründüğünü veya işlediğini ileri sürmüyoruz. Sömürgecilik boyunca var olan sürekliliklerin izini sürersek, bu veri gaspını neden yeni bir sömürgecilik biçimi olarak adlandırdığımızı anlayabileceğimizi söylüyoruz. Elbette bağlam, yöntemler, işleyiş biçimleri ve dünyadaki farklı nüfuslar tarafından deneyimlenme şekilleri farklıdır. Ancak tüm sömürgecilik biçimlerinde temel bir benzerlik vardır: İşlev.
Sömürgecilik her zaman aynı şekilde işlemiştir: Mülksüzleştirmek, özünü çekip almak, size ait olmayan bir şeyi almak ve bir sömürgeci olarak kendinize servet yaratmak amacıyla ona hukuka aykırı şekilde el koymak. Bu yüzden sömürgecilikteki kırılmalara bakıyoruz ve sömürgecilik mirasının fazlasıyla bizimle birlikte olduğunun farkındayız. Bu yeni biçim eski sömürgeciliğin yerine geçmiyor; o mirası genişletiyor ve sürdürüyor.
Ayrıca tüm bunları anlamak için sömürgecilik ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi de kavramamız gerekiyor. Sömürgecilik ve kapitalizm birlikte gelişmeye devam eder, birbirlerini şekillendirirler. Basitleştirmek gerekirse, sömürgeci plantasyon sisteminde biriken servet olmasaydı, fabrikaların ve kapitalizmin ortaya çıkışı mümkün olmayabilirdi. Bu servet tarihsel olarak aktarılmış ve günümüz dünyasını şekillendirmeye devam etmiştir.
2. Verinin toprak olduğunu ve yaşamlarımızın da sömürgeleştirilen bölgeler olduğunu söylüyorsunuz. Peki yapay zekanın yükselişi bu toprak gaspını nasıl derinleştiriyor?
Prof. Ulises Ali Mejías: Yapay zekadan bahsetmek son derece yerinde çünkü veri sömürgeciliği hakkında yazmaya başladığımızda yapay zeka bugünkü popülerliğini henüz kazanmamıştı. Yapay zekanın veri sömürgeciliğini çok net yollarla örneklendirdiğini düşünüyorum.
Yapay zekâ sistemlerinin işleyebilmesi için “eğitim verisi” olarak adlandırılan son derece büyük ölçekli veri kümelerine ihtiyaç duyulmaktadır ve bu verilerin önemli bir kısmı kullanıcıların dijital faaliyetlerinden elde edilmektedir. İlk aşamada yapay zeka şirketleri, internette erişilebilir durumda bulunan çok çeşitli bilgi ve içerikleri toplayarak bunları özel mülkiyet alanına dahil etmiştir. Vikipedi maddeleri, sosyal medya paylaşımları, YouTube içerikleri, öğrenim yönetim sistemleri ve sağlık platformlarında üretilen veriler bu kapsamda değerlendirilebilir. Kamusal nitelik taşıyan bu bilgi birikimi, şirketler tarafından temellük edilmiş ve yapay zeka modellerinin eğitimi için kullanılmıştır.
Bu durum, fikri mülkiyet ve emek ilişkileri bakımından önemli bir çelişkiyi ortaya koymaktadır. Bireyler internette kendilerine ait olmayan bir içeriği izinsiz indirdiklerinde korsanlıkla suçlanabilirken, şirketlerin aynı pratiği çok daha büyük ölçeklerde gerçekleştirmesi çoğu zaman benzer hukuki ve ahlaki yaptırımlarla karşılaşmamaktadır. Meta’nın Llama modelini terabaytlarca akademik makale ve kitapla, Google’ın MusicLM sistemini ise binlerce saatlik müzik kaydıyla eğitmesi bu sürece örnek olarak gösterilebilir. Bu tür uygulamalar çoğu durumda lisanslama süreçleri işletilmeden, içerik üreticilerinden izin alınmadan ve herhangi bir ödeme yapılmadan gerçekleşmiştir.
İkinci aşamada ise bu modeller daha fazla veriye ihtiyaç duymaya devam etmektedir. Yapay zekâ sistemleri her zaman hata yapma ve halüsinasyon üretme potansiyeline sahip olsa da geliştiricilerine göre bu sistemlerin iyileştirilebilmesi sürekli ve giderek artan miktarda veriye bağlıdır. Bu noktada mesele artık yalnızca Vikipedi maddelerinin ya da çevrim içi içeriklerin toplanması değildir; bilgisayar ve telefonlarımızla kurduğumuz etkileşimlerin, sürüş verilerimizin ve sağlık bilgilerimizin anlık olarak yakalanması ve işlenmesidir.
Bu süreç, on yıl önce daha çok hedefli reklamcılık amacıyla yürütülen gözetim pratiklerinden farklı olarak, giderek sömürgeci ve emperyal bir nitelik kazanmaktadır. Bugün toplanan veriler, şirketlerin seçim süreçlerine müdahale etmesine, demokratik kurumları aşındırmasına, göçmenlere yönelik baskı ve denetim mekanizmalarını güçlendirmesine ve savaşlarda sivillerin hedef alınmasına imkân tanıyabilmektedir. Dolayısıyla burada söz konusu olan yalnızca ticari amaçlarla yürütülen bir gözetim değil; toplumsal kontrolü derinleştiren ve bazı durumlarda belirli insan gruplarının yok edilmesine hizmet edebilen bir gözetim rejimidir.
3. Eğitimden göç politikalarına kadar veri sömürgeciliğinin en ağır bedelini kim ödüyor? Bu sistem var olan eşitsizlikleri nasıl derinleştiriyor?
Prof. Ulises Ali Mejías: Sömürgecilikle başlayan mirasların ve eski adaletsizliklerin devamını görüyoruz. Dolayısıyla bazı insanların daha ağır bir bedel ödemesi şaşırtıcı değil.
Burada yeni bir tür “yapay zeka bürokrasisi” ortaya çıkıyor. Yapay zekada doğruluk veya kesinlik birinci öncelik değildir. Şirketler bile sistemlerin hata yapmaya ve halüsinasyon görmeye meyilli olduğunu kabul eder. Ancak yapay zekanın kimin sınırdan geçeceğine, kimin sağlık hizmeti veya sosyal yardım alabileceğine ya da kimin finansal hizmetlere erişebileceğine karar vermesine izin verilen yeni bir sömürgeci bürokrasi türedi. Kararların tamamıyla doğru olmasının bir önemi yok çünkü asıl ortaya çıkarılmak istenen bir panik duygusudur. İzlendiğiniz ve devletin gücüyle her an karşı karşıya kalabileceğiniz hissidir.
Savaş alanlarında, sağlık hizmetlerinde ve göç politikalarında yapay zekanın kullanılması, ön yargıların ve eşitsizliğin otomasyonunu yapay zeka bürokratlarına devrediyor. İnsanlar da “bizim suçumuz değil, kararı yapay zeka verdi” diyerek sorumluluğu teknolojik sisteme devredebilmekte ve böylece hesap verebilirlikten kaçınabilmektedir.
Eğitim, yapay zekanın etkileri bağlamında özel bir kaygı alanı olarak öne çıkmaktadır. Yapay zekanın eğitime girmesi, yaygın adıyla “beyin çürümesine” yol açıyor; öğrencilerin ve akademisyenlerin bilişsel yeteneklerini zayıflatıp eleştirel düşünme kapasitesini aşındırıyor. Üniversite diplomasının değeri düşerken, kurumlar beşeri bilimler ve sanat gibi alanları kapatıp karlı alanlara odaklanıyor.
4. Klasik sömürgecilik kendisini modernleşme diliyle meşrulaştırıyordu. Bugün ise dev teknoloji şirketleri dijitalleşme ve kalkınma vaatleriyle geliyor. Körfez ülkelerinin yapay zekaya ve akıllı teknolojilere yaptığı devasa yatırımları düşünün. Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde ilerleme ile veri egemenliğinin kaybı arasındaki ince çizgi nerededir?
Prof. Ulises Ali Mejías: Sömürgecilik tarihsel olarak ilerleme, modernlik ve hatta kurtuluş söylemleri üzerinden meşrulaştırılmıştır. Bu söylemsel çerçevede, sömürgecinin neyin doğru, gerekli ve faydalı olduğunu en iyi bilen özne olduğu varsayımı sürekli yeniden üretilmiştir. Bugün yapay zeka etrafında kurulan söylemlerde de benzer bir mantığın sürdüğü görülmektedir. “Yapay zekayı kabullenmeliyiz çünkü o artık kalıcıdır ve kanserin tedavisinden küresel ısınmanın çözümüne kadar birçok temel sorunu ortadan kaldıracaktır” şeklindeki iddialar bu söylemin güncel örnekleridir. Bu vaatler çoğu zaman abartılı ve gerçeklikten uzak olsa da teknoloji şirketlerinin yöneticilerinin neyin iyi ve gerekli olduğunu en iyi bildiği varsayımı üzerinden dolaşıma sokulmakta ve meşrulaştırılmaktadır.
Bu anlatılara meydan okuyabilmek için öncelikle şu temel sorunun sorulması gerekmektedir: İlerlemeyi tanımlama yetkisi kime aittir? İlerleme, dar bir elit kesim için ekonomik servet birikimi anlamına mı gelmektedir yoksa gündelik hayatın, örneğin bir araca bindiğimiz andan itibaren, sürekli gözetim ve veri toplama pratiklerine açılması anlamına mı gelmektedir? Bu soru, teknolojik gelişmenin yalnızca teknik bir mesele değil, aynı zamanda politik, etik ve toplumsal bir tercih alanı olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Ne yazık ki kendilerini Müslüman olarak tanımlayan ülkelerin devletleri de bu konuda kayda değer bir performans sergilememektedir. Bu ülkelerin birçoğu, Batı’nın “Pax Silica” olarak adlandırdığı yeni dünya düzeniyle uyumlu bir pozisyon almakta; temelde ABD ve Batı merkezli teknoloji ekosistemlerine yatırım yapmakta ve onların ilerleme söylemlerini benimsemektedir. Oysa Müslüman ülkelerin öncelikle şu sorulara odaklanması gerekmektedir: Bu anlatıları benimsediğimizde hangi değerleri onaylamış oluyoruz? Bu teknolojik ve ekonomik düzen günün sonunda kimin çıkarına hizmet etmektedir?
5. Bu bağlamda, yapay zeka sistemleri belirli dillerin ve kültürlerin verileriyle eğitiliyor ve o kültürlerin değerlerini yeniden üretiliyor. Peki bu sistemde İslami bilgi geleneğinin ve dünya görüşünün bulunmaması veya çarpıtılması yeni bir tür epistemik sömürgeciliğe mi yol açıyor? Bugün Müslüman dünya için bilgi egemenliği ne anlama gelmelidir?
Prof. Ulises Ali Mejías: Tüm teknolojiler üreticilerinin epistemik ön yargılarını yeniden üretir. Bugün Latin Amerika’da, Avrupa’da veya İslam dünyasında “kendi yerel verimizle eğitilmiş modeller kuralım” tartışması var. Peki bu modeller epistemik sömürgeciliği yıkmaya yeter mi? Benim yanıtım yetmeyeceği yönündedir.
Eğer bu modeller insan emeğinin yerine makineyi koymak, insanları işsiz bırakmak, öğrencilerin eleştirel düşünmesini zayıflatmak veya Körfez ülkelerinde gördüğümüz gibi çevreyi kirleten devasa veri merkezleri inşa etmek için kullanılacaksa “Müslüman bir yapay zeka modelinin” ne faydası olur? Bir yapay zeka modelinin sırf yerel veri kullandığı için milli veya egemen olması hiçbir şey ifade etmez.
Bir teknolojiyi gerçekten İslami değerlere bağlı kılan şey onun eğitildiği dil değil, en büyük toplumsal faydayı arayan, eşitlikçi ve demokratik yönetim modellerini gözeten, acıyı ve yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedefleyen bir yapıda olmasıdır.
6. Bağlantılı olmanın her zaman olumlu bir durum olduğu varsayımını sorguluyorsunuz; zira veri ilişkileri gündelik yaşamın dokusuna öylesine işlemiş durumda ki bireysel düzeyde bu ilişkilerden çıkış neredeyse imkânsız görünmektedir. Bu bağlamda, verinin sömürgesizleştirilmesi ne anlama gelmektedir? Direniş öncelikle düşünsel ve kavramsal düzeyde mi başlamalıdır, yoksa yapısal ve kolektif müdahaleler üzerinden mi inşa edilmelidir?
Prof. Ulises Ali Mejías: Şahsen bağlantılı olma haine karşı değilim; temel argümanım, bağlantısallığın kendi koşullarımız, değerlerimiz ve toplumsal önceliklerimiz doğrultusunda yeniden tanımlanması gerektiğidir. Bu nedenle, şirketlerin çıkarlarına değil, toplumun yararına hizmet eden teknolojiler inşa edilmelidir.
Veriyi sömürgesizleştirmek, bu eylem planını her düzeyde sürdürmektir. Sadece bireysel eylem yetmez; hükümetlere yasalar için baskı yapmak, topluluklar ve farklı değer sistemleri arasında kolektif ittifaklar kurmak gerekir. Biz buna sistemin içinde, sisteme karşı ve sistemin ötesinde eş zamanlı çalışmak diyoruz. Sistemin içinde yerleşik siyasetle baskı kurarken, sisteme karşı aktivizm yürütmeli, sistemin ötesinde ise kendi çözümlerimizi üretmeliyiz.
Burada en önemli silahımız hayal gücüdür. Sömürgecilik zihni de sömürgeleştirir dolayısıyla zihni de sömürgesizleştirmemiz, fikirleri ve yaratıcı ürünleri eyleme dönüştürmemiz gerekir.
7. Bugün birçok ülke veri egemenliği söylemini benimsiyor. Ancak teknoloji altyapısı, bulut hizmetleri, yapay zeka modelleri ve dijital platformlar birkaç küresel şirketin kontrolü altında kalmaya devam ediyor. Sizce Müslüman ülkeler gerçek bir dijital bağımsızlık kazanmak için ne gibi adımlar atmalı? Çözüm daha çok teknoloji üretmekte mi, hukuki düzenlemelerde mi yoksa toplumsal farkındalık yaratmakta mı yatıyor?
Prof. Ulises Ali Mejías: Küreselleşmiş bir dünyada hiçbir ülke teknolojisinin tamamını tek başına üretemez ve tam bağımsız olamaz. Egemenlik mutlak otonomi vaat eden Batılı bir kurgudur. Bizler birbirine bağımlı kolektifler halinde var oluyoruz. Bu yüzden çözüm sadece egemenlik değil, teknolojilerin kamusal yönetişimidir. Hatta kamunun Google veya Meta gibi şirketlere sahip olması da çözüm değildir çünkü bu durum şirketlerin mevcut işleyişini sürdürmesinden başka bir işe yaramaz.
İhtiyacımız olan şey Soğuk Savaş dönemindeki Bağlantısızlar Hareketi gibi bir “Bağlantısız Teknoloji Hareketi” kurmaktır. Çözüm, Batı teknolojisini Çin veya Müslüman teknolojisiyle değiştirmek değildir. Hepimiz özgür olana kadar hiçbirimiz özgür değiliz. İnsanın özgün düşünme yetisini yücelten, sorumluluk duygusunu ve birbirine bağlılık hissini artıran, çevreyi koruyan yeni hukuki ve toplumsal üretim çerçeveleri inşa etmeliyiz. İslami değerler de insanlığın en iyisini yücelten küresel ittifaklar kurarak bu harekette önemli bir rol oynayabilir.































