(Bu makalenin orijinal İngilizce versiyonu 26 Haziran 2026 tarihinde Platform: Müslüman Dünya’nın Gündemi‘nde yayımlanmıştır.)
Küresel ekonomik ve siyasi ağırlık merkezi halihazırda Küresel Güney’e, özellikle Asya’ya ve Orta Doğu’ya doğru kaymaktadır (Şekil-1). Bununla birlikte Orta Doğu, neredeyse her dönemde çatışmalarla ilişkilendirilmiştir. Türkiye ise son dönemde daha geniş ölçekli bölgesel bütünleşmenin güçlendirilmesine ve bölgesel ekonomik yeniden yapılanmaya odaklanmıştır (Bağış, 2025).
Bu çerçevede İslam dünyası da uzun vadeli ekonomik çıkarlara, gelişmiş bağlantısallığa ve bölgesel iş birliğine daha fazla önem vermelidir. Özellikle ticaretin kolaylaştırılması, enerji güvenliğinin güçlendirilmesi ve küresel tedarik zincirlerinin çeşitlendirilerek daha dayanıklı hale getirilmesi öncelikli politika alanları olarak değerlendirilmelidir. Bu doğrultuda, sürdürülebilir bölgesel kalkınmanın ve ortak refahın desteklenmesi amacıyla sınır ötesi bağlantısallığın, ticaret ağlarının, altyapı projelerinin ve lojistik sistemlerinin daha da geliştirilmesi gerekmektedir.
Bölgenin jeostratejik, jeoekonomik ve jeopolitik konumu, bölgesel küresel lojistik, yatırım, ticaret, enerji ve finans merkezlerinden birine dönüşümünü kolaylaştırabilecek önemli bir potansiyel sunmaktadır. Bununla birlikte, söz konusu potansiyelin hayata geçirilebilmesi için bölgesel piyasaların yeniden birbirine bağlanması, küresel değer zincirleriyle daha etkin biçimde bütünleştirilmesi ve üretim kapasitesinin yeniden tesis edilmesi gerekmektedir.

Öte yandan Orta Doğu’da bölgesel iş birliğinin ve bütünleşmenin derinleştirilmesi, sıfır toplamlı bir jeopolitik rekabet olarak değerlendirilmemelidir. Aksine, bu sürecin uzun vadede bölgesel iş birliğini daha da pekiştirmesi beklenmektedir. Bu nedenle toplumsal, ekonomik ve siyasi istikrarın sağlanması, bölge hükümetleri açısından temel öncelikler arasında yer almalıdır.
Bununla birlikte kesin olan husus, doğal kaynaklar bakımından zengin Orta Doğu’nun sahip olduğu kayda değer finansal kapasitenin daha ileri düzeyde bütünleşmenin, yeniden yapılanmanın ve hızlı bir ekonomik toparlanmanın sağlanması açısından tek başına yeterli olmayacağıdır. Bölgesel ekonomik ve ticari bağlantısallığın güçlendirilmesi için siyasal istikrarın sağlanmasına, kurumsal yapıların geliştirilmesine, ülkeler arası koordinasyonun artırılmasına, stratejik yatırımların hayata geçirilmesine, ulaşım koridorlarının güçlendirilmesine, gümrük sistemlerinin uyumlaştırılmasına ve dijital ticaret uygulamalarının yaygınlaştırılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
Daha temel düzeyde ise özellikle bölgede yeni ortaya çıkan ticaret ve bağlantısallık koridorları, bölgesel ekonomi ve ticaret dinamiklerini yeniden şekillendirme ekonomik toparlanmaya katkı sağlama ve bölgesel karşılıklı bağlantılılığı hem kapsam hem de derinlik bakımından geliştirme potansiyeline sahiptir (Şekil 2).
Değişen Küresel Konjonktür
Stratejik bağlantısallık ve dayanıklı tedarik zincirleri, günümüzde küresel ölçekte öne çıkan iki temel mesele haline gelmiştir. Bununla birlikte, çok kutupluluk ve çok taraflılık eğilimleri de giderek güçlenmektedir. Yeni birçok kutuplu düzen ortaya çıkarken Türkiye de bu yöndeki dönüşümü desteklemekte ve söz konusu geçiş sürecinde etkin bir rol üstlenmeyi hedeflemektedir. Öte yandan, savaş ve çatışmaların ağır etkilerine maruz kalan Orta Doğu, Kafkasya ve Ukrayna, bölgesel ve hatta küresel bağlantısallık açısından önemli güçlükler teşkil etmektedir.
Dolayısıyla, yükselen çok kutupluluk ve çok taraflılık eğilimleri ile bu doğrultuda hareket etme gerekliliği, uluslararası sistemin yeni gerçeklikleri olarak öne çıkmaktadır. Bununla birlikte Çin gibi ülkeler, uluslararası çatışmaların çözümünde küresel ölçekte rol üstlenmeye giderek daha fazla ilgi göstermekte ve bu bağlamda ABD ile Avrupa gibi geleneksel güç merkezlerine rakip olmaktadır. Çin’in Orta Doğu’daki artan ekonomik ve siyasal varlığı da göz ardı edilemeyecek bir olgudur. Nitekim Çin, halihazırda Asya ülkeleriyle kurduğu ekonomik ve ticari ilişkilerde belirleyici bir aktör konumundadır.
Orta Doğu’nun bölgesel güçleri arasında yer alan Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan da küresel güçlerin nüfuz eksenlerinden bağımsız hareket etme yönünde giderek daha belirgin bir eğilim sergilemektedir. Bu ülkeler, iç siyasi normalleşme süreçlerine ek olarak çok boyutlu iş birliğini de geliştirmektedir. Kısa süre önce ilan edilen Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bu yöndeki çabaların en güncel örneğini teşkil etmektedir.
Bununla birlikte deniz ve kara taşımacılığı güzergahlarında yaşanan aksamalar, alternatif koridorlara duyulan ihtiyacı artırmaktadır. Daha somut olarak, Hürmüz ve Babülmendep boğazlarının eş zamanlı biçimde deniz trafiğine kapanması durumunda, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ciddi ölçüde kesintiye uğrayacaktır. Rusya üzerinden gerçekleştirilen taşımacılığın da halihazırda yaptırımlar nedeniyle kısıtlanmış olması, küresel taşımacılık alternatiflerini daha da sınırlandıracak ve sevkiyatların Ümit Burnu güzergahına yönlendirilmesini zorunlu kılacaktır.
Bu durum doğal olarak transit sürelerini uzatacak, navlun ve savaş riski sigortası maliyetlerini belirgin biçimde yükseltecek, küresel enflasyonist baskıları yoğunlaştıracak ve hatta küresel büyümeyi zayıflatacaktır. Nitekim Doğu’dan Batı’ya yapılan konteyner sevkiyatlarının büyük bölümü hala deniz yollarını kullanmaktadır. Küresel tedarik zincirlerindeki aksaklıklar, Asya’dan yapılan enerji ve ara malı ithalatında gecikmelere yol açarak üretim maliyetlerini de yükseltecektir. Bunun sonucunda enerji güvenliği, enflasyon ve ekonomik büyüme üzerinde ortaya çıkan risklerin daha yakından izlenmesi gerekmektedir.
Dönüşüm Sürecinde İslam Dünyası
Bu geniş küresel görünüm içinde İslam dünyası ülkeleri ya doğal kaynaklar bakımından zengin ya da görece az gelişmiş ekonomilerden oluşmaktadır (Bağış, 2020). Bu ülkelerin çoğu, doğal kaynak ihracatına veya ithalatına önemli ölçüde bağımlıdır. Ayrıca birçok ülke, savunma alanında da yüksek düzeyde dışa bağımlılık sergilemektedir. Emtia fiyatlarındaki dalgalanma ve yüksek borç stoku, söz konusu ekonomilerin karşı karşıya olduğu diğer temel sorunlar arasında yer almaktadır. Bununla birlikte İslam dünyası ülkeleri, ekonomik iş birliği açısından önemli bir potansiyel barındırmaktadır (Bağış ve Yurtseven, 2017).
Bir yanda sürekli olarak rezerv para sıkıntısı yaşayan Pakistan gibi yüksek teknolojiye, askeri ve nükleer güce sahip ülkeler ile güçlü bir imalat tabanına sahip olmakla birlikte inatçı cari işlemler açığı ve dış finansman ihtiyacı bulunan Türkiye gibi göreli olarak daha gelişmiş ekonomiler yer almaktadır. Diğer yanda ise emtia ve finansal sermaye bakımından zengin ancak sınırlarını korumak için askeri bir gücün desteğine ihtiyaç duyan Körfez ekonomileri bulunmaktadır.
Filistin, Suriye, Irak ve hatta İran’daki fiziki altyapının yeniden inşası, üzerinde durulması gereken bir diğer temel meseledir. Bununla birlikte, söz konusu yeniden yapılanma faaliyetleri ekonomik nüfuzun genişletilmesi açısından stratejik fırsatlar da sunabilir. Özellikle Suriye’nin yeniden inşasının, önümüzdeki yılların ekonomik ve jeopolitik açıdan en önemli meselelerinden biri haline gelmesi muhtemeldir (Bağış, 2025).
Bununla birlikte, Suriye’nin yeniden inşası; Afrika, Asya, Avrupa ve Körfez bölgesini Akdeniz üzerinden dünyanın geri kalanına bağlayan daha kapsamlı bir bölgesel bağlantısallık stratejisinin parçası olarak değerlendirilmelidir. Daha temel bir perspektiften bakıldığında Orta Doğu, Asya, Avrupa ve Afrika’yı birbirine bağlayan stratejik bir köprü konumundadır. Bu stratejik coğrafyada ise ağırlıklı olarak İslam dünyası ülkeleri yer almaktadır.
Bu gerçek, İslam dünyasının dünyanın en stratejik coğrafyalarında konumlandığını açıkça ortaya koymaktadır. Örneğin İstanbul ve Çanakkale boğazları Karadeniz’i Ege Denizi’ne, Hürmüz Boğazı Basra Körfezi’ni Hint Okyanusu’na, Süveyş Kanalı ise Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlamaktadır. Dolayısıyla Orta Doğu, dünyanın başlıca ticaret ve enerji koridorlarının kesişim noktasında yer almakta, medeniyetler ile küresel çıkarların ayrıştığı, kesiştiği ve nihayetinde yeniden yakınsadığı stratejik bir buluşma noktası niteliği taşımaktadır (Şekil 1).
Geleceğe Yönelik Perspektif
Yukarıda ortaya konulan değerlendirmeler ışığında, bölge ekonomilerinin ve uluslararası ortaklarının, uzun vadeli bölgesel refahı destekleyebilecek karşılıklı faydaya dayalı ortaklıklara daha fazla odaklanmaları gerekmektedir. Özellikle İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyesi ülkeler arasında ticari ve ekonomik iş birliğinin güçlendirilmesi, enflasyonist baskılar ve durgunluk riskleri dahil olmak üzere mevcut küresel sorunların sürdürülebilir büyüme fırsatlarına dönüştürülmesine katkı sağlayabilir.
Öte yandan Orta Doğu, geleneksel petrol ve doğal gaz ihracatına dayalı ekonomik yapısının ötesine geçen kaçınılmaz bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Bölge ekonomileri giderek teknoloji odaklı büyümeye, çeşitlendirilmiş sanayi yapılarına ve uluslararası ticarete yönelmekte aynı zamanda küresel lojistik, ticaret, enerji ve finans merkezleri ile transit geçiş noktaları haline gelmeyi hedeflemektedir.
Bununla birlikte Orta Doğu, daha kapsamlı hedefler doğrultusunda önemli girişimlerde bulunmaktadır. Bir taraftan Suriye’nin ve daha geniş anlamda Orta Doğu’nun ekonomik yeniden yapılanması gündemdeyken, diğer taraftan yeni bağlantısallık projeleri ve ticaret koridorları ortaya çıkmaktadır. Ancak İslam İşbirliği Teşkilatı çerçevesinin ve yakın zamanda ilan edilen Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın da ötesinde, Çin ve Türkiye gibi önde gelen güçlerin yanı sıra Körfez ülkelerinin değişen siyasal ve ekonomik dinamikler karşısında nasıl bir konum benimsediği temel bir soru olarak öne çıkmaktadır.
Nitekim Çin, Türkiye ve Körfez ülkeleri, bölgenin ekonomik geleceğinin şekillendirilmesinde başlıca aktörler olarak kendilerini giderek yeniden konumlandırmaktadır. Örneğin Çin, bölgede ABD ve Rusya’nın yerini almayı hedeflerken Türkiye, Rusya ve İran’ın geleneksel nüfuz alanlarında etkinliğini giderek artırmaktadır. Öte yandan, doğal kaynaklar bakımından zengin Körfez ülkeleri, sahip oldukları kayda değer finansal kapasiteyi bölgesel jeopolitik üzerindeki etkilerini güçlendirmek amacıyla kullanmaktadır.
İslam dünyasında piyasa ekonomisinin yeniden tesis edilmesi, devlet müdahalesinin sınırlandırılması ve dışa açık bir ekonomi modelinin oluşturulması da kritik önem taşımaktadır. Benzer şekilde, iş yapma kolaylığının ve hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesi; altyapı yatırımlarının yeniden canlandırılması, zarar gören enerji, ticaret ve lojistik altyapısının yeniden inşa edilmesi, imalat sanayisinin yeniden yapılandırılması ve üretimdeki kesintilerin giderilmesi, ilave politika adımlarını gerekli kılmaktadır.
Orta Koridor’un yeniden öncelikli olarak ele alınması gerekmektedir. Bu koridorun günümüzde Kuzey Koridoru’na ve deniz yolu güzergahlarına kıyasla çok daha etkin bir alternatif sunduğu açıktır. Bununla birlikte Orta Koridor üzerindeki darboğazların (özellikle Hazar geçişi, Kafkasya güzergahı, liman kapasitesi, gümrük prosedürleri ve demiryolu bağlantısındaki eksiklikler) ivedilikle giderilmesi de zorunludur.
Trans-Hazar Uluslararası Taşımacılık Güzergahı (Orta Koridor), Çin–Orta Asya–Hazar Denizi–Kafkasya–Türkiye–Avrupa bağlantısını işler hale getirerek kara yolu, demir yolu ve feribot hatlarının bütünleşik kullanımı yoluyla deniz taşımacılığındaki başlıca darboğazların kısmen aşılmasına imkan sağlamaktadır. Bu çerçevede Türkiye, stratejik açıdan son derece önemli bir konumda bulunmakta ve Doğu-Batı ticareti ile enerji güvenliği bakımından en güvenli güzergahlardan birini teşkil etmektedir.
Enerji ve ticaret koridorları üzerindeki konumlanması başta olmak üzere Türkiye’nin stratejik yeri, ülkenin önemini daha da artırmaktadır. TANAP ile Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hatları, Hazar petrol ve doğal gazını Hürmüz Boğazı’ndan bağımsız biçimde doğrudan Akdeniz’e ve Avrupa’ya taşıyarak enerji güvenliğinde hayati bir rol oynayabilir. Kerkük-Ceyhan Boru Hattı da Irak petrolü açısından benzer bir işlev görebilir.
Dönüşüm Sürecinde Bölgesel Düzen
Özellikle İslam dünyası genelinde geliştirilen yeni bağlantısallık projeleri ve ticaret koridorları, sürdürülebilir küresel kalkınmanın temel mekanizmaları olarak öne çıkmaktadır. Türkiye, Suriye ve daha geniş Orta Doğu coğrafyasında hayata geçirilen yeni ulaşım koridorları ile petrol boru hatları, bölgenin ekonomik dinamiklerini dönüştürmekte ve enerji güvenliğinin güçlendirilmesine katkıda bulunmaktadır. Bununla birlikte, söz konusu dönüşüm ivme kazandıkça bölgesel güçler ve bölge dışı aktörler, bölgenin yeni ekonomik mimarisinin şekillendirilmesinde proaktif ve bazı durumlarda oldukça iddialı roller üstlenmek üzere rekabet etmektedir. Ancak ilgili aktörler arasında belirli görüş ve çıkar farklılıklarının bulunduğu da göz ardı edilmemelidir.
Örneğin, uluslararası kuruluşlar tarafından desteklenenler de dahil olmak üzere diğer münferit altyapı yatırımlarından farklı olarak, Çin’in bölgedeki yeniden inşa projelerinin tamamı daha geniş bir bağlantısallık stratejisinin parçasını oluşturmaktadır. Çin, bölge üzerinde etki kurmak için Kuşak ve Yol Girişimi’ni (KYG) ve büyük ölçekli altyapı finansmanını harekete geçirme kabiliyetini etkin biçimde kullanmaktadır. Bu doğrultuda geniş kapsamlı ulaşım ağları geliştirmekte, sanayi bölgelerine yatırım yapmakta ve bölge genelinde dijital bağlantısallığı genişletmektedir.
Benzer şekilde Çin, İran ve Suudi Arabistan gibi bölgesel orta ölçekli güçlerle uzun vadeli iş birliği anlaşmaları da imzalamıştır. Yeni ticaret ve yatırım anlaşmaları, Çin’in söz konusu ülkelerle ilişkilerini güçlendirmektedir. Bununla birlikte Çin, uzun vadeli kalkınmasını sürdürebilmek için bu ekonomilerin petrol ve doğal gaz kaynaklarına ihtiyaç duymaktadır. İran ve Suudi Arabistan ise Orta Doğu’daki ABD etkisini dengelemeyi amaçlamaktadır.
Öte yandan Körfez ülkeleri, birikmiş geniş finansal sermayelerini ve ulusal varlık fonlarını bölgedeki nüfuzlarını artırmak amacıyla etkin biçimde kullanmaktadır. Bölge genelinde hayata geçirilen iddialı ekonomik çeşitlendirme programları da ekonomik faaliyetleri canlandırmış ve kayda değer ilgi görmüştür. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyelerinin liman yatırımları, yeni lojistik platformları, yenilenebilir enerji yatırımları ile yeni sanayi ve eğitim parklarına yönelik altyapı projeleri, daha kapsamlı bir ekonomik diplomasi stratejisinin unsurlarını oluşturmaktadır.
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri, enerji ihracatına bağımlılıklarını azaltmak, küresel ticaret ve finans merkezleri olarak rollerini güçlendirmek amacıyla büyük ölçekli yatırımlar ve mega projeler yoluyla iddialı ekonomik çeşitlendirme stratejileri izlemektedir.
Türkiye; özgün jeostratejik konumu, bölgeye coğrafi yakınlığı, son yirmi yılda geliştirdiği güçlü imalat kapasitesi, ileri lojistik ve yüksek teknoloji altyapısı ile Avrupa pazarlarına doğrudan erişimi sayesinde rekabet gücü bakımından avantajlı bir konumda bulunmaktadır. Ülke, son dönemde Orta Doğu’yu Avrupa’ya, Doğu ve Orta Asya’yı ise Batı’ya bağlayan yeni ve güçlü bir üretim ve lojistik merkezi olarak öne çıkmıştır.
Ayrıca Orta Koridor, Kalkınma Yolu Projesi ve Hicaz Demiryolu Projesi başta olmak üzere ülkeler arası bağlantısallığı güçlendirmeye yönelik projelere önemli yatırımlar yapmaktadır. Türkiye, son birkaç yılda ayrıca Irak ve Suriye’nin ekonomik yeniden inşasına ve daha geniş kapsamlı bölgesel bütünleşmenin güçlendirilmesine daha fazla odaklanmıştır.
Tüm bu farklılıklara rağmen, özellikle Çin, Türkiye ve Körfez ülkelerinin bölgedeki etkileşimi yalnızca bir rekabet ilişkisi olarak değerlendirilmemelidir. Aksine, Çin ve Körfez ülkelerinin finansman kapasitesinin Türkiye ile Çin’in mühendislik ve inşaat alanlarındaki uzmanlığıyla ayrıca üretim altyapısı ve İslam dünyası genelinde oluşturulan lojistik ağlarla bir araya getirilmesi, bölgesel toparlanma ve yeniden inşa süreçlerini daha da hızlandırabilir. Bu çerçevede ticaret, üretim ve bağlantısallık ağları güçlendirilebilir; enerji güvenliği, tedarik zincirlerinin dayanıklılığı ve sürdürülebilir kalkınmaya ilişkin kaygılar önemli ölçüde azaltılabilir.

Türkiye’ye Odaklanmak
Kültürel, tarihsel ve toplumsal bağlarla desteklenen, Türkiye ile diğer İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyeleri arasında modern ve daha kurumsal bir ekonomik ve siyasi iş birliğinin, hatta stratejik bir birlikteliğin ortaya çıkması kaçınılmaz görünmektedir (Bağış ve Yurtseven, 2017). Türkiye, küresel güç dengelerinin yeniden şekillenmesi, yükselen ticaret koridorları ve bağlantısallık rekabeti bağlamında etkinlik alanını genişletecek şekilde kendisini yeniden konumlandırmaktadır.
Ülke, kıtaların ve birçok stratejik bölgenin kesişiminde yer almaktadır. Dolayısıyla bölgeler arası ya da Doğu-Batı ticaret ve ulaştırma projelerini doğal biçimde ve istekli olarak desteklemektedir. Türkiye’nin çok taraflı ticari ilişkileri, ülkeler arası yatırımları ve ekonomik ilişkileri güçlü biçimde desteklemesinin bir nedeni de budur. Türkiye, Doğu’dan Batı’ya uzanan güçlü bir boru hattı bağlantısına ve sağlam bir enerji iletim altyapısına halihazırda sahiptir. Örneğin; Orta Doğu’dan gelecek yeni bir bölgeler arası enerji boru hattı, Türkiye’nin stratejik önemini kuşkusuz daha da artıracaktır.
Türkiye, Orta Koridor aracılığıyla Asya ile Avrupa’yı halihazırda birbirine bağlamaktadır. Aynı zamanda Avrupa’nın alternatif enerji arayışında da öncü bir konumda bulunmaktadır. Askeri, ekonomik ve siyasi ittifaklarını eş zamanlı olarak yeniden şekillendirirken tek taraflı hizalanmalardan kaçınmaya çalışmaktadır. ABD ile AB arasındaki yol ayrımı ve artan ABD-Çin-Rusya gerilimleri de Türkiye’nin stratejik önemini daha da artırmaktadır (Bağış, 2023b). Türkiye’nin üretim kapasitesi, lojistik ve ticari bağlantısallığı ile enerji arzındaki jeostratejik konumu, uluslararası sistemdeki ağırlığını giderek güçlendirmektedir.
Ayrıca Türkiye ile İslam dünyasının geri kalanı arasındaki köklü toplumsal, ekonomik ve kültürel bağlar ile uzun tarihsel ilişkiler dikkate alındığında, Türkiye’nin diğer Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) ekonomileriyle iş birliğini geliştirmesi ve daha güçlü bir ekonomik bütünleşme tesis etmesi için çok sayıda gerekçe bulunmaktadır. Bu doğrultuda taraflar, bölgesel güvenlik ve istikrara daha fazla katkı sağlamayı da amaçlamalıdır.
Türkiye, zengin Kafkasya ve Körfez enerjisinin Avrupa’ya taşınmasında da en stratejik rolü oynamaktadır. Dolayısıyla Avrupa’ya Türkiye üzerinden uzanacak doğrudan bir enerji boru hattı, örneğin LNG seçeneğine kıyasla her zaman çok daha karlı ve etkin bir alternatiftir. Türkiye’nin bölge ekonomileriyle gelişen ilişkileri bu konuda belirleyici bir rol oynayacaktır.
Ülke, tedarik zincirlerini yeniden düzenlemeyi ve üretim faaliyetlerini yeniden yurt içine taşımayı başarıyla gerçekleştirmiştir (Bağış, 2023b). Bugün sermaye girişleri bakımından da Avrupa’nın önde gelen ekonomileri arasında konumlanmaktadır. Kuşkusuz bu veriler ülkenin dayanıklılığını, güçlü altyapısını, stratejik konumunu ve çeşitlenmiş ekonomisini ortaya koymaktadır. İmalat sanayii ve yatırımlar alanındaki öncü konumu da not edilmelidir. Bu durum aynı zamanda ülkenin stratejik konumlanmasının ve sağlıklı yatırım ortamının bir göstergesi olup, yatırımcılar açısından güvenli bir adres ve cazip bir yatırım merkezi olduğunu teyit etmektedir.
Türkiye’nin siyasi istikrarı, güçlü demokrasisi ile rakipsiz kültürel, askeri ve ekonomik gücü, jeostratejik konumuyla birleşerek stratejik avantajlar sağlamaktadır. Önde gelen bir siyaset adamı ve küresel bir lider olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin bölgesel karar alma masalarındaki varlığının stratejik önemini örneklemektedir.
Sonuç ve Genel Değerlendirme
Tüm bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, İslam dünyasındaki bölge ekonomilerinin uzun vadeli ekonomik çıkarlara, gelişmiş bağlantısallığa ve iş birliğine daha fazla odaklanması gerektiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu kapsamda ticaretin kolaylaştırılması, enerji güvenliğinin güçlendirilmesi ve küresel tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi öncelikli alanlar olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca sınır ötesi bağlantısallığın, ticaret ve altyapı projelerinin yanı sıra lojistik altyapının da daha ileri düzeyde güçlendirilmesi gerekmektedir.
Bölgenin jeostratejik, jeoekonomik ve jeopolitik konumu, aynı zamanda bölgenin küresel lojistik, yatırım, ticaret, enerji ve finans merkezlerine dönüşümüne imkan sağlayabilecek önemli bir potansiyel sunmaktadır. Bununla birlikte, bu dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için bölgesel pazarların yeniden birbirine bağlanması ve küresel değer zincirleriyle bütünleştirilmesi, üretim kapasitesinin yeniden tesis edilmesi ve en önemlisi bölgeye büyük ölçekli dış yatırımların çekilmesi gerekmektedir. Bu sayede, ekonomik iş birliğine ilişkin kayda değer potansiyelin somut kazanımlara dönüştürülmesi mümkün olacaktır.
Bu değerlendirmeler ışığında, özellikle İslam dünyasında bağlantısallığın güçlendirilmesi ve bölgesel bütünleşmenin ilerletilmesi, sıfır toplamlı bir jeopolitik rekabet olarak değerlendirilmemelidir. İslam dünyasının yeniden inşası, pozitif toplamlı bir sürece dönüşme potansiyeli taşımaktadır (Bağış, 2023a). Bu bağlamda bölge ekonomileri ve uluslararası ortakları, sürdürülebilir ve uzun vadeli bölgesel refahı destekleyebilecek karşılıklı faydaya dayalı ortaklıklara daha fazla önem vermelidir.
Kaynakça
Balsa-Barreiro, J., Li, Y., & Morales, A. (2019). Globalization and the shifting centers of gravity of world’s human dynamics: Implications for sustainability. Journal of Cleaner Production, 239, 117923.
Bağış, B. (2025). “Suriye’nin yeniden inşası ve Türkiye”, EcoPolitics Cafe, 20 Şubat 2025.
Bağış, B. and Yurtseven, Ç. (2017). “Turkey and the OIC: Greater Economic Cooperation, Opportunities and Challenges”, Turkish Ministry of Foreign Affairs, SAM Paper No 13.
Bağış, B. (2020). “İslam’da Sosyal Devlet Anlayışı”, TKBB-Katılım Finans Dergisi, 4 (20), s. 60-63. DOI: 10.13140/RG.2.2.22055.62888
Bağış, B. (2023a). “Türkiye and the West: A posteriori positive-sum ballad”, Daily Sabah (June 15, 2023).
Bağış, B. (2023b). “Türkiyesiz Ticari Denklemler Çözümsüzdür”, Sabah, (7 Ekim 2023).
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Platform: Müslüman Dünyanın Gündeminin editoryal politikasını yansıtmayabilir.




































