(Bu makalenin orijinal İngilizce versiyonu 5 Ekim 2026 tarihinde Platform: Müslüman Dünya’nın Gündemi‘nde yayımlanmıştır.)
Bu analiz, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın Batı dışı bir güvenlik düzeninin oluşturulması yönünde önemli bir adım teşkil ettiğini ileri sürmektedir. Bununla birlikte, söz konusu anlaşmanın güvenilir bir “Müslüman NATO’suna” dönüşmesi, farklılaşan tehdit algıları, birbiriyle rekabet halindeki jeopolitik çıkarlar, kurumsallaşma düzeyinin sınırlılığı ve üyeliğin genişletilmesine ilişkin belirsizlikler nedeniyle sekteye uğramaktadır.
Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye tarafından 7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, İslami dayanışmayı kolektif güvenliğe dönüştürmeye yönelik son dönemdeki en iddialı girişimi temsil etmektedir. Anlaşmanın temel hükmü, NATO Antlaşması’nın 5. maddesiyle benzerlik göstermektedir. Taraflardan birine yönelik saldırı, her üç tarafa karşı gerçekleştirilmiş bir saldırı olarak kabul edilecektir. Bununla birlikte, Pakistanlı ve Türk yetkililer, anlaşmanın “mahiyeti itibarıyla tamamen savunma amaçlı” olduğunu ve herhangi bir ülkeyi hedef almadığını belirtmektedir.
Kurumsallaşma süreci nispeten hızlı ilerlemiştir. Taraflar, dışişleri ve savunma bakanları ile silahlı kuvvetler komutanları ve genelkurmay başkanlarının yer aldığı bir Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi oluşturmuştur. Eylül 2026’da üç ülkenin askeri yetkililerinin gerçekleştirdiği müteakip toplantıda istihbarat paylaşımı, askeri koordinasyon ve kabiliyet entegrasyonu konuları ele alınmıştır. Taraflar ayrıca, ilk üç yıl boyunca Pakistanlı bir genel sekreter tarafından yönetilmek üzere Suudi Arabistan’da daimi bir sekreterya kurulması konusunda mutabakata varmıştır. Emekli Korgeneral Nauman Mahmood bu göreve atanmıştır.
Pakt, birbirini tamamlayan kaynak ve kapasite unsurlarını bir araya getirmektedir. Suudi Arabistan mali kapasitesi ve stratejik coğrafi konumuyla, Türkiye geniş, operasyonel deneyime sahip ordusu ve hızla gelişen savunma sanayisiyle, Pakistan ise profesyonel silahlı kuvvetleri, nükleer güç statüsü ve Körfez monarşileriyle onlarca yıla yayılan güvenlik iş birikimiyle katkı sunmaktadır. Askeri güç bakımından Pakistan ve Türkiye, Global Firepower Index’te ilk 15 ülke arasında yer almaktadır. Bu unsurlar, anlaşmanın zaman zaman oluşum aşamasındaki bir “Müslüman NATO’su” olarak nitelendirilmesini açıklamaktadır. Bununla birlikte, söz konusu benzetmeyi yapmak için henüz erkendir.
NATO’nun kolektif savunma sistemi, yalnızca bir antlaşma hükmünden çok daha kapsamlı bir kurumsal ve operasyonel yapıya dayanmaktadır. İttifak; bütünleşik bir komuta yapısına, ortak operasyonel standartlara, birlikte çalışabilir kuvvetlere, yerleşik külfet paylaşımı düzenlemelerine, daimi kurumlara ve onlarca yıllık müşterek planlama tecrübesine sahiptir. NATO, kolektif savunmayı “en temel ilkesi” olarak nitelendirmektedir ancak 5. maddeyi inandırıcı kılan unsur, siyasi taahhüdün kesintisiz askeri hazırlıklarla desteklenmesidir. Mekke Anlaşması’nın yürürlüğe koyma usulleri, komuta düzenlemeleri, finansman modeli, kuvvet konuşlandırma kuralları ve coğrafi kapsamı halen geliştirilme aşamasında olmakla birlikte, söz konusu anlaşma imzalanma sürecinden bu yana kayda değer bir ivme kazanmıştır.
Muhtemel bir Müslüman NATO’sunun daha fazla üyeye de ihtiyacı vardır. Üç devletin, sahip oldukları kapasitelere rağmen, ümmetin güvenlik çıkarlarını temsil etmesi gerçekçi görünmemektedir. Pakistan, Kuveyt ile kapsamlı bir savunma iş birliği geliştirmiştir. 2026 tarihli Pakistan-Kuveyt Protokol Anlaşması uyarınca Pakistan kuvvetleri, eğitim, kapasite geliştirme, sınır yönetimi ve tarafların karşılıklı mutabakata vardığı diğer alanlarda Kuveyt’e destek sağlayacak, böylece 2023 tarihli Savunma İş Birliği Anlaşması’yla oluşturulan çerçeve daha da genişletilecektir. Kuveyt ayrıca üçlü Mekke Paktı dolayısıyla Pakistan’ı tebrik etmiştir. Bununla birlikte, ikili askeri iş birliği ve diplomatik onay, kolektif savunmaya yönelik bir taahhüt teşkil etmemektedir.
Türkiye, Katar ile çok daha köklü bir savunma ilişkisine sahiptir. Ankara, Katar’da bir askeri üs bulundururken iki ülke hükümeti müşterek tatbikatlar, eğitim faaliyetleri, silahlanma alanındaki iş birliği, lojistik destek ve savunma sanayisi projelerini kurumsal bir çerçeveye kavuşturmuştur. İki tarafın 2025 tarihli Yüksek Stratejik Komite bildirisinde askeri programların daha da geliştirilmesi taahhüt edilmiş; Katar Emiri Divanı ise savunma sanayisi alanında iş birliğine yönelik ilave bir mutabakat zaptının imzalandığını teyit etmiştir. İki ülke arasındaki stratejik ilişki, 2026 yılında gerçekleştirilen üst düzey askeri görüşmelerle devam etmiştir.
Bu nedenle Katar, gelecekteki üyelik açısından makul bir aday olarak öne çıkmaktadır. Nitekim Pakistan, daha önce Türkiye ve Katar’ı genişletilmiş bir savunma çerçevesinin muhtemel katılımcıları olarak tanımlamıştır. Bununla birlikte Doha, Mekke İttifakı’na katılacağına dair kamuoyuna açık herhangi bir taahhütte bulunmamıştır. Katar’ın muhtemel katılımına ilişkin haberler, Katarlı yetkililerin üç kurucu üyeyle yakın ilişkilerini kabul etmelerine rağmen, üyelik görüşmelerini henüz erken bulduklarına işaret etmektedir. Kuveyt de benzer ölçüde temkinli bir tutum sergilemektedir. Buradaki temel mesele, söz konusu devletlerin ikili askeri ilişkilere sahip olup olmamaları değil, Pakistan, Suudi Arabistan veya Türkiye’nin tehdit algılarından kaynaklanan çatışmalara katılmaya yönelik süresi ve kapsamı önceden belirlenmemiş bir yükümlülüğü üstlenmeye hazır olup olmadıklarıdır.
Ortak bir dış tehdidin bulunmaması, ittifakın en önemli yapısal zafiyeti olmayı sürdürmektedir. Suudi Arabistan’ın öncelikli güvenlik kaygıları; İran’ın füze ve insansız hava araçları kapasitesi ile İran destekli gruplardan kaynaklanmaktadır. İran savaşının 2026 yılının başlarında genişlemesinin ardından İran’a ait füze ve insansız hava araçları Körfez ülkelerini hedef alırken, İran destekli Husiler de Suudi Arabistan topraklarına ve deniz ulaşım güzergahlarına yönelik saldırılarını yoğunlaştırmıştır. Pakistan, Suudi Arabistan’ı “mevcut her türlü imkanı kullanarak” savunma taahhüdünde bulunmuştur. Bununla birlikte Pakistan, İran’la diplomatik ilişkilerini sürdürmekte ve müzakere süreçlerini desteklemektedir. İran karşıtı bir harekata doğrudan müdahil olunması, Pakistan’daki mezhepsel gerilimleri daha da şiddetlendirebilir. Bu ihtimal, İslamabad’daki karar alıcılar açısından ciddi bir endişe kaynağıdır.
Pakistan’ın konvansiyonel güvenlik alanındaki başlıca kaygısı Hindistan olmaya devam etmektedir. Türkiye, Keşmir meselesinde Pakistan’ı desteklemiş ve İslamabad ile savunma sanayisi alanında kapsamlı bir iş birliği geliştirmiştir. Buna karşılık Suudi Arabistan, aynı dönemde Yeni Delhi ile ilişkilerini de güçlendirmiştir. Hindistan ve Suudi Arabistan, Savunma İş Birliği Bakanlar Komitesi’ni oluşturmuş; kara ve deniz kuvvetleri kurmayları düzeyindeki ilk görüşmelerini gerçekleştirmiş ve üst düzey askeri temaslarını sürdürmüştür. Dolayısıyla Riyad, Pakistan ile Hindistan arasında yaşanabilecek bir çatışmaya otomatik olarak dahil olmak suretiyle Hindistan ile ekonomik ve stratejik ortaklığını tehlikeye atma konusunda isteksiz davranacaktır. Hindistan-Türkiye ilişkileri ise daha gergin bir seyir izlemektedir. Ankara’nın Pakistan’a sunduğu siyasi destek ve bu ülkeyle yürüttüğü askeri iş birliği, 2025’teki Hindistan-Pakistan çatışmasının ardından Yeni Delhi ile diplomatik, ticari ve kurumsal gerilimlere yol açmıştır.
Dahası Türkiye, NATO üyeliğini sürdürmekte ve halihazırda çok daha güçlü bir kolektif planlama ve caydırıcılık sisteminden yararlanmaktadır. Mekke Anlaşması, Türkiye’nin stratejik özerkliğini genişletebilir ancak mevcut koşullarda Türkiye’nin başlıca kurumsal güvenlik güvencesi olarak NATO’nun yerini alması mümkün görünmemektedir.
Dolayısıyla İslam dünyasında Batı dışı bir güvenlik düzeninin kurulması mümkündür ancak bu düzenin NATO’nun bir benzeri olmaktan ziyade, çok katmanlı bir koalisyon biçiminde teşekkül etmesi daha muhtemeldir. Mekke Anlaşması; istihbarat, hava savunması, siber güvenlik, deniz güvenliği, eğitim, terörle mücadele ve silah üretimi alanlarında kayda değer bir iş birliği ortaya koyabilir. Bununla birlikte, NATO benzeri ve daha geniş kapsamlı bir ittifaka dönüşebilmesi için kurucu üyelerin tüm ikili rekabetlerini üstlenmek zorunda bırakmaksızın Katar ve Kuveyt gibi yeni üyeleri bünyesine katması gerekmektedir. Paktın kalıcılığı; açık ve kesin biçimde tanımlanmış harekete geçirme usullerine, sınırlı hedeflere, adil külfet paylaşımına, sivil denetime ve İran ile Hindistan konusundaki görüş ayrılıklarını yönetmeye yönelik mekanizmalara bağlı olacaktır. Daha geniş bir üyelik yapısı ve birbiriyle örtüşen tehdit algıları olmaksızın “Müslüman NATO’su”, inandırıcı bir kolektif güvenlik düzeninden ziyade, siyasi açıdan etkileyici bir ülkü olarak kalacaktır.
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Platform: Müslüman Dünyanın Gündeminin editoryal politikasını yansıtmayabilir.







































