Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı’na (COP31) 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da ilk kez ev sahipliği yapacak. Zirveye Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum başkanlık edecek.
Diplomasi Tarihinde Bir İlk: İki Ortak, Tek Zirve
COP31, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (UNFCCC) taraf olan 190’dan fazla ülkeyi bir araya getiriyor. COP31’i önceki zirvelerden ayıran en somut özellik, organizasyonun arkasındaki diplomatik uzlaşı. Zirvenin ev sahipliği için uzun süre Türkiye ile Avustralya (ve Pasifik ada devletleri) arasında kıyasıya bir yarış yaşandı. Sonunda varılan uzlaşmayla iklim diplomasisinde benzeri görülmemiş bir yetki paylaşımına gidildi: Zirvenin fiziki ev sahipliğini ve resmi başkanlığı görevini Türkiye yürütürken, Avustralya müzakerelerin yönetimini üstlenmekte ve Pasifik ada ülkelerinin temsilcisi olarak görev yapmaktadır.
Bu formül Akdeniz çanağındaki kuraklık ve su krizini yaşayan bir ülke ile deniz seviyesinin yükselmesiyle varoluşsal tehdit altında olan Pasifik ada devletlerini aynı masada kilit aktör haline getiren ilginç bir jeopolitik koalisyon doğurdu.
Masadaki 4 Kritik Düğüm
Dubai (COP28), Bakü (COP29) ve Belém (COP30) duraklarının ardından Antalya’ya gelen müzakere heyetlerinin önünde artık “niyet beyanları” değil, doğrudan para ve uygulama mekanizmaları duruyor. Zirvenin kaderini belirleyecek ana başlıklar şunlar:
Zirvenin Gündeminde Neler Var?
İklim diplomasisinin en büyük fay hattı her zaman bütçedir. Sanayileşmiş Batılı ülkelerin sebep olduğu tarihsel emisyonların faturasını Küresel Güney tek başına ödemek istemiyor. Bakü’den bu yana tartışılan yeni iklim finansmanı hedefinin (NCQG) Antalya’da somut mekanizmalara bağlanması gerekiyor. Gelişmekte olan ülkeler trilyon dolarlık hibe ve doğrudan fon talep ederken, zengin ekonomiler özel sektör yatırımlarını ve kredi modellerini öne sürüyor.
İklim krizine en az katkısı olup en ağır bedeli ödeyen küçük ada devletleri ve en az gelişmiş ülkeler için kurulan “Kayıp ve Zarar Fonu“nun bütçesi hala sembolik düzeyde. Avustralya’nın müzakere masasındaki Pasifik ağırlığı, bu fonun işletilmesini COP31’in en hararetli tartışmalarından biri yapacak.
Mevcut politikalar ve açıklanan ulusal hedefler dünyayı 2,5 ila 2,8 derecelik felaket senaryolarına doğru sürüklüyor. COP30’da sunulan yeni nesil Ulusal Katkı Beyanları’nın (NDC) Antalya’da masaya yatırılıp ülkelerin somut olarak kömürden, petrolden ve gazdan ne hızla çıkacağı denetlenecek.
Bir diğer konu ise yeşil enerji. Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki istikrarsızlık ve Kızıldeniz–Hürmüz hattındaki lojistik gerilimler, birçok ülkeyi yeniden fosil yakıtlara ve pragmatik enerji anlaşmalarına itti. Bir yandan iklim hedefleri konuşulurken diğer yandan fosil yakıt yatırımlarının artması, zirvenin en açık tezatlarından birini oluşturuyor.
Türkiye ve Bölge Açısından Ne Anlama Geliyor?
Akdeniz Havzası, iklim bilimciler tarafından küresel ısınmanın “sıcak noktası” olarak tanımlanıyor. Kuruyan göller, azalan tarımsal verim, orman yangınları ve su sorunu bugünün meselesi. Ev sahibi olmak, Türkiye’ye kendi yeşil dönüşüm takvimini hızlandırma fırsatı veriyor. Türkiye, gelişmiş ile gelişmekte olan ülkeler arasında bir iklim köprüsü kurmayı, özellikle Akdeniz havzasının iklim riskleri deneyimini Pasifik ve Afrika ülkeleriyle paylaşmayı amaçlıyor.







































