Oryantalizm yani Doğu bilimi, Doğu halklarının kültürlerini, tarihlerini, dillerini ve dinlerini incelemekte ve Batı’yı temel referans noktası olarak kabul etmektedir (Said,1994:2). On dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan bu bilim dalına göre Batı, kendini Doğu’dan soyutlayarak Doğu’yu bir anlatı olarak üretmektedir.
21. yüzyılın hemen başında El-Kaide tarafından ABD’de 11 Eylül saldırılarının gerçekleşmesi de modern dönemde Oryantalist anlatıyı yükselişe sürükleyen bir durum olarak kabul edilmektedir. Saldırılarda 2.977 kişinin hayatını kaybetmesinin yanı sıra, 19 El-Kaide mensubu da yaşamını yitirmiştir ve bu büyük çaplı katliamın neticesinde dönemin ABD Başkanı George Bush, Küresel Terörle Savaş (GWOT-Global War on Terror) kampanyası yürütmeye başlamıştır.
Bahsi geçen terörle savaş kampanyası, Ekim 2001 Afganistan ve Mart 2003 Irak askeri operasyonlarına sebep olduğu gibi, ABD’de yaşayan Müslümanların ve Doğu kökenlilerin vizelerinin iptal olmasını, türlü soruşturmalar geçirmesini ve İslamofobi’nin artmasını beraberinde getirmiştir.
Var olan bu politik atmosfer, süper güç olarak addedilen ABD’nin 1990’lar boyunca Amerikan Rüyası çerçevesinde idealize edilen toplumsal düzeninin ciddi biçimde sarsılmasına yol açmıştır. ABD, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, özellikle 1990’larda izlediği neoliberal ekonomi politikaları ve küresel ekonomideki merkezi konumu sayesinde göçmenler açısından istihdam, eğitim ve ekonomik hareketlilik olanakları sunan cazip bir ülke haline gelmiştir. Ancak 11 Eylül saldırılarının ardından ABD, ulusal ve uluslararası politikalarında göçmenlere ve Müslümanlara yönelik daha temkinli ve dışlayıcı bir yaklaşım sergilemiş, aynı zamanda bu grupları güvenlik tehdidiyle ilişkilendiren propaganda söylemleri üretmiştir.
Öyle ki ardı ardına 11 Eylül’ü canlandıran veya Müslümanların terörist olabileceğine dair temalar işleyen filmler çekilmiştir. “United 93” (2006), “World Trade Center” (2006), “The Kingdom” (2007), “Syriana” (2005) ve “Rendition” (2007) söz konusu filmlere örnek olarak verilebilir (Uluç, 2009: 396).
Bu filmlerden biri olan United 93 (2006), 11 Eylül saldırıları sırasında kaçırılan uçaklardan birinde yaşananları ve Dünya Ticaret Merkezi’ne yönelik saldırıların bağlamını ele almaktadır. Filmde yolcuların mağduriyeti, gündelik hayatları ve aile ve arkadaşlık ilişkileri üzerinden pekiştirilirken, saldırganların insanlık dışı ve merhametsiz davranışları, mantıksal düşünme yetisinden yoksun oluşları ve dini inançlarına sığınarak radikal eylemlerde bulunmaları ön plana çıkarılmıştır (Yıldırım, 2024). Bu karşıtlık, Batılı yolcuların mağdur, Doğulu Müslüman saldırganların ise barbar ve uygarlıktan uzak biçimde temsil edilmesiyle Oryantalist söylemdeki “uygar Batı” ve “barbar Doğu” ikiliğini yeniden üretmektedir. Böylece film, Doğulu Müslümanları irrasyonellik ve şiddetle ilişkilendirirken, Batılı karakterlerin mağduriyetini öne çıkararak Oryantalist temsil kalıplarını pekiştirmektedir.
The Hurt Locker (2008) ve Lone Survivor (2013) da İslamofobi’nin yeniden üretildiği filmler arasında yer almaktadır. Bahsi geçen filmlerde Müslümanların potansiyel terörist olabileceği veya nerdeyse hiç iyi Müslüman bulunmadığı fikri, görsel ve işitsel kodlarla izleyiciye aktarılmıştır (Türkmen & Özçınar, 2020: 1323). Bu örnekler üzerinden Müslüman karakterlerin abartılı temsillerinin yapıldığı ve alt metinlerinde oryantalizm perspektifinin hakim olduğu görülmektedir.
Bu noktada, filmlerin özellikle saldırıları takip eden yıllarda ortaya çıktığına dikkat çekmek gerekir. Nitekim, bunun bir nedeni olayın henüz sıcaklığını korumasıyken, diğer bir nedeni de ABD’de 2001-2009 yılları arasında görevde kalan ve küresel terörle mücadele savaşını sürdürmeye kararlı olan Bush yönetiminin politikalarıdır. Öyle ki, bu süreçte saldırılar üzerinden propaganda faaliyetleri özellikle yürütülmüştür.
Bu hususta saldırıların 20. yılında (2021) ve 25. yılında (2026) Netflix platformunun da konuya dair belgeseller ürettiğini belirtmek gerekir. ABD’nin toplumsal hafızasında bir travma ve güvenlik tehdidi olarak yer edinen 11 Eylül saldırıları, medyada düzenli olarak anılmakta ve Amerikan yeni nesline unutturulmamak için çaba gösterilmektedir.
Nitekim, son yıllarda ancak yayımlanan bu belgesellerde her iki mağdur tarafın da temsil edilmesi önem arz etmektedir. Bir yanda 11 Eylül saldırılarında eşlerini, anne babalarını, çocuklarını ve arkadaşlarını kaybeden binlerce Amerikalı bulunurken, diğer yanda saldırıların ardından ABD’de ötekileştirilen Müslümanlar ile Afganistan ve Irak’taki savaşlarda hayatını kaybeden askerler ve siviller yer almaktadır. Her iki mağduriyetin de aynı medya anlatısı içerisinde görünür kılınması, 11 Eylül’ün yalnızca Amerikan toplumunun yaşadığı bir travma olarak ele alınmasının ötesine geçildiğini ve saldırılar sonrasında güçlenen oryantalist söylemin sorgulanmaya başlandığını göstermesi bakımından önemlidir.
“Turning Point: 9/11 and the War on Terror” (2021) isimli belgeselde siyahi Müslüman bir adam, ABD’de yaşanan bu ötekileştirme durumunu ifade ederken, siyahi olmalarından dolayı halihazırda ikinci sınıf vatandaş muamelesi görürken, saldırılar sonrasında kendilerine üçüncü sınıf vatandaş olarak davranılmaya başladığını vurgulamıştır. Bu ifade, 11 Eylül saldırılarının ardından Müslümanlara yönelik ötekileştirmenin, ABD’de ırksal ayrımcılığa zaten maruz kalan siyahi Müslümanlar açısından daha katmanlı bir dışlanma biçimine dönüştüğünü göstermesi bakımından önemlidir. Böylece güvenlik söyleminin yalnızca dini kimlik üzerinden değil, ırksal kimlikle de kesişerek mevcut eşitsizlikleri derinleştirdiği anlaşılmaktadır.
“Turning Point: Generation 9/11” (2026) belgeseli, 11 Eylül saldırılarının bireysel ve toplumsal hafızadaki yerini, saldırıların ardından yürütülen savaşları ve bu süreçte ortaya çıkan farklı deneyimleri ele almaktadır. Belgeselin açılışında Michael Smoak’ın saldırılar gerçekleştiğinde beş yaşında olduğunu belirtmesi, olayın çocuk yaşta tanıklık eden kuşak üzerindeki etkisine dikkat çekmektedir. Saldırıların toplumsal hafızada canlı tutulması, eğitim süreçlerinde anlatılması ve sonraki kuşaklara aktarılması da belgeselin öne çıkan boyutları arasındadır. Bunun yanı sıra, Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırı esnasında kadınların ince topuklu ayakkabılarla yüzlerce merdiven inmek zorunda kalması ve kurtarma ekiplerinin binaya çıkarken hayatta kalamayabileceklerini düşünmeleri gibi anlatılar, saldırıların insani boyutunu ve mağduriyetleri vurgulamaktadır. Bu anlatım, 11 Eylül’ün Amerikan toplumunda bir travma ve kurbanlık deneyimi olarak hatırlanmasını pekiştirmektedir.
Belgesel, saldırıların ardından başlatılan askeri müdahalelere ilişkin özeleştirel değerlendirmelere de yer vermektedir. Savaş kararının yeterince etraflıca düşünülmeden yürürlüğe konulduğuna yönelik ifadeler, ABD’nin müdahalelerinin gerekçelerini ve sonuçlarını sorgulayan bir anlatı sunmaktadır. Bununla birlikte, Afganistan’daki bazı kişilerin Taliban’dan duydukları rahatsızlık ve ABD’nin bölgeye müdahalesinden memnuniyet duyduklarına ilişkin anlatılar, askeri müdahalenin yerel düzeyde destek gördüğü durumları öne çıkarmaktadır. Bu tür ifadeler, ABD’nin müdahalesini meşrulaştıran ve Amerikan askeri varlığını olumlu bir çerçevede sunan bir söylem olarak da değerlendirilebilir. 11 Eylül’deki Pentagon saldırısında hayatını kaybeden Khang Nguyen’in oğlunun, babasının Vietnam’da bulamadığı fırsatlara ABD’de kavuştuğunu ifade etmesi, belgeselde “Amerikan Rüyası” temasının da işlendiğini göstermektedir.
Öte yandan belgesel, 11 Eylül sonrasında Müslümanlara ve göçmenlere yönelik önyargı ve ayrımcılık deneyimlerini de gündeme getirmektedir. Pakistanlı bir market sahibinin anlatımına göre, 11 Eylül saldırılarının ardından FBI bir hafta boyunca ailesinin kapısını çalmış; bu süreçte kızı merdivenlerde itilmiş ve başörtüsü çekilmiştir. Bu anlatı, saldırıların ardından Müslümanların maruz kaldığı ayrımcılık ve ötekileştirme pratiklerini gözler önüne sermektedir. “Müslümanlar, bu saldırıyı neden yaptınız?” biçimindeki genelleyici söylem de saldırıların sorumluluğunun bireysel faillerin ötesine taşınarak geniş bir dini topluluğa yüklenebildiğine işaret etmektedir. Böylece belgesel, bir yandan Amerikan toplumunun yaşadığı travmayı, kayıpları ve mağduriyeti öne çıkarırken diğer yandan 11 Eylül sonrasında Müslümanların karşılaştığı ötekileştirme pratiklerini görünür kılmaktadır. Bu iki yönlü anlatı, toplumsal hafızanın yalnızca saldırıların doğrudan mağdurlarının deneyimleriyle değil, olay sonrasında şekillenen toplumsal ve siyasal ilişkilerle de oluştuğunu ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak, 11 Eylül saldırılarının üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen medya, Doğu ve Batı arasındaki ayrımın nasıl kurulduğu ve Müslümanların nasıl algılandığı konusunda etkisini sürdürmektedir. Saldırıları izleyen yıllarda çekilen filmler, Doğulu Müslümanları şiddet ve irrasyonellikle ilişkilendirerek Oryantalist söylemi güçlendirmiştir. Daha yakın dönemde yayımlanan belgeseller ise Amerikan toplumunun yaşadığı acıların yanı sıra Müslümanların maruz kaldığı ayrımcılığa ve savaşların yol açtığı insani kayıplara da yer vererek bu tek taraflı anlatıyı sorgulamaya açmıştır.
Bununla birlikte, ABD’nin askeri müdahalelerine ilişkin eleştirel değerlendirmeler ile bu müdahaleleri bazı kesimler açısından olumlu gösteren anlatıların bir arada bulunması, belgesellerin de farklı ve zaman zaman çelişen bakış açılarını taşıdığını göstermektedir. Dolayısıyla 11 Eylül’ün medyadaki temsili, Oryantalist söylemin tamamen ortadan kalktığı bir dönüşüme değil, bu söylemin sorgulandığı ancak izlerinin varlığını koruduğu bir sürece işaret etmektedir. Bu nedenle, 11 Eylül saldırılarının üzerinden 25 yıl geçse de medyada nasıl temsil edildiğini incelemek önemini korumaktadır. Zira medya, saldırıları ele alış biçimi ve sorumluluğu kimlerle ilişkilendirdiği üzerinden Doğulu Müslümanların şiddet ve tehditle özdeşleştirilmesini sürdürebilmekte veya bu önyargıların sorgulanmasına katkıda bulunmaktadır.
KAYNAKÇA
Knappenberger, B. (Director). (2021). Turning point: 9/11 and the war on terror [Documentary series]. Luminant Media.
Knappenberger, B. (Director). (2026). Turning point: Generation 9/11 [Documentary film]. Luminant Media.
Said, E. W. (1994). Orientalism, New York: Vintage Books.
Türkmen, M. Y. & Özçınar, M. (2020). “11 Eylül Sonrası Hollywood Sinemasında İslamofobinin Yeniden Üretimi”, Journal of Erciyes Communication, 7(2), p.1321-1343.
Uluç, G. (2009). Medya ve oryantalizm: Yabancı, Farklı ve Garip… Öteki, İstanbul: Anahtar Kitaplar Yayınevi.
Yıldırım, İ. (2024). A deconstructive analysis of orientalist representations in the film United 93. RumeliDE Journal of Language and Literature Studies, (42), 322-339.
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Platform: Müslüman Dünyanın Gündeminin editoryal politikasını yansıtmayabilir.







































