ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırılar, savaşın doğrudan tarafı olmayan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerini de çatışmanın hedeflerinden biri haline getirdi. O kadar ki, İran’ın en fazla saldırı yaptığı ilk haftalarda Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) İsrail’den bile daha fazla saldırıya maruz kaldı [1]. İran, Körfez’e yönelik saldırılarını, ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarını Körfez’deki üslerden yürüttüğü iddiasıyla meşrulaştırmaktadır. Buna karşılık Körfez ülkeleri bu söylemi propaganda olarak nitelendirmekte; Körfez’deki Amerikan üslerinin yalnızca savunma amaçlı kullanıldığını, İran’a yönelik saldırıların ise İran kıyılarına yaklaşık 150 kilometre mesafede bulunan USS George W. Bush ve USS Abraham Lincoln uçak gemilerinden gerçekleştirildiğini savunmaktadır [2].
İran’ın bu stratejisi, doğrudan ABD veya İsrail’i hedef almaktan ziyade, savaşın maliyetini üçüncü taraflar üzerinden Washington’a yüklemeyi amaçlamaktadır. Tahran, ABD güçleriyle doğrudan karşı karşıya gelmenin doğuracağı yıkıcı sonuçlardan kaçınırken, savunma kapasitesi görece daha sınırlı olan Körfez ülkelerini hedef alarak bu ülkelerin Washington üzerinde baskı kurmasını hesaplamaktadır. Dolayısıyla İran, savaşın siyasi ve ekonomik maliyetini bölgeselleştirerek ABD’nin müttefiklerini kendi lehine bir baskı aracı haline dönüştürmektir [2].
İran’ın bu dolaylı baskı stratejisi yalnızca Körfez ülkeleriyle sınırlı değildir. Savaşın başlamasından bu yana önemli bir enerji geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı’nı bir baskı aracına dönüştürmesi de aynı mantığın ürünüdür [3]. Tahran, boğazın kapanması veya geçişlerin aksaması halinde yalnızca Körfez ekonomilerinin değil, enerji ve kritik mineral tedariki açısından Hürmüz’e bağımlı küresel ekonomilerin de Washington üzerinde baskı kuracağını hesaplamaktadır [4], [5], [6].
İran’ın ABD’ye karşı seçici bir caydırıcılık stratejisi izlerken Körfez ülkelerini doğrudan hedef alması, bölge açısından daha önemli bir soruyu gündeme getirmektedir: Bu savaş, Körfez’in güvenlik anlayışını nasıl değiştirecek? İran açısından mevcut stratejinin temel amacı, rejimin varlığını tehdit edecek topyekûn bir yıkımı önleyerek savaşı yönetilebilir maliyetlerle atlatmaktır. Körfez ülkeleri açısından ise asıl mesele, onları yalnızca İran’a karşı değil, bölgesel ve küresel güvenlik mimarisi içinde kendilerini nasıl konumlandıracaklarını yeniden düşünmeye zorlamasıdır.
Körfez ülkeleri, tarihsel olarak tam da bu tür senaryoların yarattığı güvenlik kaygıları nedeniyle önce İngiltere, ardından ABD ile güvenlik ortaklıkları geliştirerek kendilerine bir koruma kalkanı oluşturmaya çalıştı [7]. İran-ABD/İsrail savaşı ise bu güvenlik mimarisini sınadı. Bir yandan Körfez’in artık dokunulmaz olmadığını gösterirken, diğer yandan uzun yıllardır teorik düzeyde tartışılan bir saldırı senaryosunu fiilen test etmiş oldu. Bu süreç, ABD güvenlik şemsiyesine ilişkin önemli bir paradoksu da ortaya çıkardı. İran açısından Körfez’deki Amerikan varlığı saldırıların gerekçesi olarak sunulurken, aynı güvenlik mimarisi THAAD ve Patriot sistemleri sayesinde yüzlerce balistik füzenin ve binlerce İHA’nın etkisiz hale getirilmesinde belirleyici rol oynadı [8].
Peki, Körfez bu tecrübeden nasıl bir güvenlik anlayışı çıkaracak? Bu yazının temel iddiası, Körfez’in önündeki seçenekleri birbirini dışlayan alternatifler olarak görmemesidir. Aksine Körfez, ABD güvenlik ortaklığını sürdürürken aynı zamanda İran’la ilişkilerini yeni bir zeminde yeniden tanımlayacak, bölgesel ortaklıklarını çeşitlendirecek ve hem ulusal kapasitesini hem de Körfez içi koordinasyonu güçlendirecek çok katmanlı bir güvenlik doktrinine yönelecektir.
Bu çok katmanlı güvenlik doktrininin ilk sütunu, ABD ile güvenlik ortaklığının sürdürülmesi ve mümkün olduğunca kurumsallaştırılmasıdır. Riyad, Veliaht Prens’in Washington temasları çerçevesinde antlaşma temelli güvenlik garantileri ve sivil nükleer iş birliğini içeren daha kapsamlı bir güvenlik düzenlemesi arayışındadır [9]. Katar’a İsrail’in Doha’daki saldırısının ardından verilen başkanlık güvenceleri ve BAE’nin Washington’la güvenlik iş birliğini daha da derinleştirme yönündeki tutumu da aynı eğilimin bir parçasıdır. Bununla birlikte, savaş Körfez başkentlerinde daha derin bir sorgulamayı da beraberinde getirmiştir. Sorun yalnızca ABD’nin güvenlik taahhütlerinin güvenilirliği değil, Washington’ın bölgesel önceliklerinin Körfez’in güvenlik kaygılarıyla ne ölçüde örtüştüğü meselesidir. Körfez ülkeleri uzun süredir ABD’nin Ortadoğu politikasının giderek daha fazla İsrail’in güvenlik öncelikleri etrafında şekillendiği kanaatindedir ve İran-ABD/İsrail savaşı bu algıyı daha da güçlendirmiştir [10]. Bu nedenle Körfez ülkeleri güvenliklerini tek bir aktöre emanet etmek yerine seçeneklerini çoğaltmaya devam edecektir. Güçlendirme ile çeşitlendirme, birbirini dışlayan iki tercih değil; aynı güvenlik stratejisinin birbirini tamamlayan iki unsurudur. Bu dengenin nasıl şekilleneceğini ise yalnızca Körfez’in tercihleri değil, Washington’ın güvenlik taahhütlerinin ne ölçüde güvenilir bulunacağı da belirleyecektir. Nitekim savaşın ardından gündeme gelen İslamabad Mutabakatı ve İran’ın yeniden inşasının Körfez sermayesiyle desteklenebileceği yönündeki tartışmalar, Körfez başkentlerinde 2015 nükleer anlaşması sonrasında da görülen Washington’un Tahran’la uzlaşarak bölgeyi ikinci plana mı itiyor endişelerini yeniden canlandırmıştır [11].
Bu güvenlik doktrininin ikinci sütunu, İran’la ilişkilerin savaşın farklı aşamalarına göre yeniden tanımlanmasıdır. Körfez ülkeleri bu savaşı ne arzuladı ne de başlatmak istedi. Ancak çatışma başladıktan ve İran saldırıları doğrudan Körfez topraklarını, kritik altyapıyı ve ekonomik faaliyetleri hedef aldıktan sonra, İran’ın askeri kapasitesinin zayıflatılması bazı Körfez başkentleri açısından meşru, hatta gerekli bir hedef haline geldi. Bahreyn ve Kuveyt’in BAE’nin desteğiyle İran’daki askeri hedeflere saldırdığı yönündeki haberler de bu değişen savaş zamanı hesabını yansıtmaktadır [12]. Bununla birlikte, savaş sırasındaki hedeflerle savaş sonrasındaki stratejik ihtiyaçları birbirine karıştırmamak gerekir. İran’ın askeri kapasitesinin zayıflatılmasını istemek, savaşın ardından İran’la kalıcı bir çatışma düzenini tercih etmek anlamına gelmez. Körfez siyasetinin yakın tarihi de benzer bir dönüşümün mümkün olduğunu göstermektedir. 2017–2021 Körfez krizi boyunca Katar ile Suudi Arabistan birbirlerini varoluşsal bir güvenlik tehdidi olarak görmüşlerdir. Buna rağmen 2021 Ula Uzlaşısı sonrasında taraflar, geçmişteki temel görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmadan ilişkilerini yönetilebilir bir zemine taşımayı başarmış; diplomatik, ekonomik ve güvenlik alanlarında yeniden iş birliği geliştirmiştir. Elbette İran örneği Ula Uzlaşısı ile birebir kıyaslanamaz. İran, Körfez topraklarını doğrudan hedef alan ve bölgesel güç dengelerini etkileyen çok daha farklı bir aktördür. Ancak bu deneyim, Körfez’in güvenlik krizlerinden çıkarken tam bir uzlaşı aramadığını; rekabeti daha öngörülebilir ve yönetilebilir hale getirecek pragmatik düzenlemeler geliştirebildiğini göstermektedir. Rejim değişse de değişmese de İran, coğrafi büyüklüğü, nüfusu, enerji kaynakları ve Hürmüz Boğazı üzerindeki konumu nedeniyle Körfez güvenliğinin ortadan kaldırılamayacak kalıcı bir unsurudur.
Savaş sonrası güvenlik doktrininin üçüncü sütunu, ABD dışındaki güvenlik ortaklarının çeşitlendirilmesidir. Ancak burada iki farklı aktör grubunu birbirinden ayırmak gerekir. İlk grupta Çin ve Rusya gibi büyük güçler yer almaktadır. Çin, Kuşak ve Yol Girişimi, teknoloji yatırımları ve Suudi Arabistan-İran yakınlaşmasındaki diplomatik rolüyle Körfez’e önemli stratejik fırsatlar sunmaktadır. Rusya ise enerji ve güvenlik alanlarında belirli bir ağırlığa sahip olsa da Ukrayna savaşı nedeniyle bölgesel kapasitesi sınırlı kalmıştır. Her iki aktör de Körfez’e stratejik çeşitlilik sağlayabilir ancak hiçbiri ABD’nin sunduğu güvenlik garantisinin yerini doldurabilecek bir kapasiteye sahip değildir.
Bu nedenle Körfez açısından daha dikkat çekici olan ikinci grup, Türkiye ve Pakistan gibi bölgesel güvenlik ortaklarıdır. Bu iki ülke benzer görünse de farklı işlevler üstlenmektedir. Pakistan’ın nükleer kapasitesi, Suudi Arabistan’la geliştirdiği savunma iş birliği, askeri personel desteği ve gerektiğinde arabuluculuk rolüyle caydırıcılık potansiyelini artırmaktadır. Türkiye ise gelişen savunma sanayii, özellikle İHA teknolojileri, Katar’daki askeri varlığı ve hem Batı hem de İran’la aynı anda diyalog kurabilme kapasitesi sayesinde farklı bir stratejik değer üretmektedir. Bu aktörleri Batılı ortaklardan ayıran temel özellik yalnızca Müslüman kimlikleri değildir aynı zamanda bölgenin siyasal ve toplumsal dinamiklerine daha derin biçimde nüfuz etmiş, daha yüksek bölgesel meşruiyete sahip olmalarıdır.
Bu çok katmanlı güvenlik doktrininin dördüncü sütunu ise Körfez’in kendi kapasitesini güçlendirmektir. Bu yalnızca Körfez İşbirliği Konseyi düzeyinde daha güçlü bir koordinasyonu değil aynı zamanda her bir Körfez devletinin ulusal savunma kapasitesini artırmasını da içermektedir. İran-ABD/İsrail savaşı, ortak tehdit algısını yeniden hatırlatmış olsa da bu durum NATO benzeri kolektif bir savunma sisteminin kısa vadede ortaya çıkacağı anlamına gelmemektedir. Körfez ülkeleri arasında İran’a yaklaşım, bölgesel öncelikler ve dış politika tercihleri bakımından önemli farklılıklar göstermeye devam etmektedir. Abu Dabi ile Riyad’ın son yıllarda izlediği farklı stratejiler bunun en açık örneklerinden biridir. Bu nedenle güvenlik mimarisi yalnızca ortak kurumlara dayanmayacak, her devlet kendi ulusal kapasitesini de güçlendirmeye çalışacaktır. Son yıllarda savunma sanayisine yapılan yatırımlar, teknoloji transferi arayışları ve yerli üretim hedefleri bu eğilimin en somut göstergeleridir. Bu noktada Türkiye ve Pakistan gibi ortakların önemi yalnızca güvenlik garantisi sunmalarından değil, Körfez ülkelerinin kendi askeri ve teknolojik kapasitelerini geliştirmelerine katkı sağlayabilmelerinden de kaynaklanmaktadır.
Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde, İran-ABD/İsrail savaşı Körfez’e tek bir çıkış yolu değil, çok katmanlı bir güvenlik doktrini dayatmaktadır. ABD, Körfez güvenlik mimarisinin vazgeçilmez sütunu olmayı sürdürecektir ancak artık tek başına yeterli görülmeyecektir. Savaş sırasında askeri caydırıcılık ve gerektiğinde misilleme ön plana çıkarken, savaş sonrasında İran’la kontrollü ve asimetrik ekonomik karşılıklı bağımlılığın geliştirilmesi, bölgesel ortaklıkların çeşitlendirilmesi, Körfez içi koordinasyonun derinleştirilmesi ve ulusal savunma kapasitesinin güçlendirilmesi aynı stratejinin birbirini tamamlayan unsurları olarak öne çıkmaktadır.
Kaynakça
[1] “Iran appears to have hit Gulf states more than it targeted Israel”, TRT World. Erişim: 26 Temmuz 2026. [Çevrimiçi]. Erişim adresi: https://www.trtworld.com/article/982458172109
[2] “Why is Iran bombing Gulf states while avoiding US naval assets and Israel?”, Al Jazeera. Erişim: 26 Temmuz 2026. [Çevrimiçi]. Erişim adresi: https://www.aljazeera.com/news/2026/7/20/why-is-iran-bombing-gulf-states-while-avoiding-us-naval-assets-and-israel
[3] B. H. McGurk, “Iran weaponized the Strait of Hormuz. Now its neighbors are building around it”, CNN. Erişim: 26 Temmuz 2026. [Çevrimiçi]. Erişim adresi: https://www.cnn.com/2026/07/24/politics/middle-east-energy-map-redrawn-pipeline-projects-mcgurk-vis
[4] L. Kelly, “World leaders bypass Donald Trump to tackle Strait of Hormuz crisis”, The Hill. Erişim: 26 Temmuz 2026. [Çevrimiçi]. Erişim adresi: https://thehill.com/policy/international/5815706-iran-strait-hormuz-tensions-global-plans/
[5] B. H. McGurk, “Analysis: The Middle East energy map is being redrawn | CNN Politics”, CNN. Erişim: 26 Temmuz 2026. [Çevrimiçi]. Erişim adresi: https://www.cnn.com/2026/07/24/politics/middle-east-energy-map-redrawn-pipeline-projects-mcgurk-vis
[6] “The State of the Strait: The Role of Hormuz in the Middle East War So Far”, International Crisis Group. Erişim: 26 Temmuz 2026. [Çevrimiçi]. Erişim adresi: https://www.crisisgroup.org/visual-explainers/hormuz/
[7] L. J. M. Mazzucco, “Gulf Maritime Security: Balancing Partnership and Flexibility”, AGSI. Erişim: 26 Temmuz 2026. [Çevrimiçi]. Erişim adresi: https://agsi.org/analysis/gulf-maritime-security-balancing-partnership-and-flexibility/
[8] C. Magee, “Can Gulf countries defend themselves against renewed Iranian attacks?”, Al Jazeera. Erişim: 26 Temmuz 2026. [Çevrimiçi]. Erişim adresi: https://www.aljazeera.com/news/2026/7/14/can-gulf-countries-defend-themselves-against-renewed-iranian-attacks
[9] “Experts react: Reading between the lines of the new US-Saudi nuclear agreement”, Atlantic Council. Erişim: 26 Temmuz 2026. [Çevrimiçi]. Erişim adresi: https://www.atlanticcouncil.org/dispatches/experts-react-reading-between-the-lines-of-the-new-us-saudi-nuclear-agreement/
[10] N. Ghanem, “Gulf allies, under Iran strikes, feel the heat as US prioritises Israel’s defence in arms hierarchy”, TRT World. Erişim: 26 Temmuz 2026. [Çevrimiçi]. Erişim adresi: https://www.trtworld.com/article/3232b623b508
[11] H. Alhasan, “A bad peace: the Arab Gulf states and the US–Iran memorandum of understanding”, IISS. Erişim: 26 Temmuz 2026. [Çevrimiçi]. Erişim adresi: https://www.iiss.org/online-analysis/online-analysis/2026/06/a-bad-peace-the-arab-gulf-states-and-the-usiran-memorandum-of-understanding/
[12] “Kuwait and Bahrain launch air strikes on Iran: Report”, Middle East Eye. Erişim: 26 Temmuz 2026. [Çevrimiçi]. Erişim adresi: https://www.middleeasteye.net/news/kuwait-and-bahrain-launch-air-strikes-iran-report
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Platform: Müslüman Dünyanın Gündemi’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.































