14 yıl süren savaşın ardından Esad rejiminin aniden çökmesiyle birlikte siyasi geçiş, geçiş dönemi adaleti, barışın inşası, mezhepçilik ve dış politika konularındaki tartışmalar yoğunlaştı. En ön safta ise, yeni yönetimin bağları normalleştirmeye, yaptırımları kaldırmaya ve onlarca yıldır süren Batı karşıtı politikayı tersine çevirmeye çalıştığı Suriye’nin Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkisi yer alıyor. Metin, 2011’den bu yana çalkantılı ABD-Suriye ilişkilerinin izini sürüyor. Yaptırımların kaldırılması zorlanan bir toplum için umut sinyali verse de, özellikle derinleşen İsrail işgali ve Gazze’de devam eden soykırım göz önüne alındığında, normalleşmenin bedeline ilişkin sorular varlığını koruyor.
Esad sonrası Suriye’de işler -hiç yavaşlamamış olsa da- yeniden hızla ilerliyor. 14 yıl süren yıpratıcı bir savaşın ardından 54 yıllık Baas rejiminin aniden çöküşü; siyasi geçiş, geçiş dönemi adaleti, barışın inşası, mezhepçilik ve dış politika gibi iç siyasete dair yoğun tartışmaları başlattı. Dış politika listesinin belki de en başında Suriye’nin Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkisi yer alıyor. Yeni yönetim; ABD ile bağları normalleştirmek, yaptırımları kaldırmak ve Suriye’nin benimsediği onlarca yıllık Batı karşıtı duruşu geri çevirmek için yoğun çaba harcıyor. Bu analiz, Suriye ile ABD arasında 2011’den bu yana devam eden çalkantılı ilişkiyi incelemekte ve 15 Mayıs’ta Muhammed bin Selman, Recep Tayyip Erdoğan (telekonferans yoluyla), Ahmed eş-Şera ve Donald Trump arasında gerçekleşen çarpıcı görüşmeye kadar gelen süreci ele almaktadır. Birçok siyasi söylem ve yorum, istikrara kavuşmayı ve yeniden inşa edilmeyi bekleyen çatışma sonrası bir toplum için olumlu ekonomik ve güvenlik yansımalarına dikkat çekmektedir. Ancak Trump ile anlaşmalar yapmak, komşusunda Gazze soykırımı devam ederken kendi İsrail işgali daha da derinleşmiş bir ülke için ağır bir bedelle gelebilir.
2011’den Aralık 2024’e
Çok yakın tarih bile farklı aktörler tarafından sürekli anlatılmakta ve yeniden kurgulanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin “Arap Baharı”nın ilk yıllarındaki rolü sonu gelmez tartışmalara yol açmaktadır. Halk ayaklanmalarının Arap dünyasını kasıp kavurduğu bir dönemde ABD Başkanı olan Barack Obama, nihayetinde isyan eden yurttaşların demokratik arzularını desteklediğini iddia etmişti. Gerçekten de Suriyeli liderler ve onların sürekli biçim değiştiren muhalif siyasi yapıları, bizzat Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dahil olmak üzere Amerikalı diplomatlarla sayısız saat harcadılar. Devrim silahlı bir hal aldığında, ABD’nin ya doğrudan müdahale edeceğine (Koruma Sorumluluğu veya R2P Doktrini kapsamında) ya da diktatörü devirmeye yetecek kadar silah sağlayacağına dair -her zaman tartışmalı olan- bir umut vardı.
Suriye’nin çok taraflı, uluslararasılaşmış savaşı, onu olası bir demokratikleşmenin karmaşık bir örneği haline getirdi. Bununla birlikte, ABD çıkarlarının Arap demokrasisinde yatmadığı yönündeki tespit, Suriye için de geçerliliğini korumaktadır.
Özgürlük, onur, egemenlik ve belki de demokrasi talepleriyle yola çıkan bir halk devrimi için Amerikan desteği -üstelik askeri destek- aramanın ne kadar tutarlı olduğu, her zaman önemli bir siyasi ve etik soru olarak kalacaktır. ABD gerçekten de sözde “Özgür Suriye Ordusu” içindeki bazı silahlı muhalif grupları silahlandırdı (bkz. Gani 2019). Ayrıca ABD; Esad’e, yakın çevresine ve Suriye devletinin birçok sektorüne yönelik çok sayıda yaptırım uyguladı. (Diğer yaptırımlar 2011 öncesine, 1979’a kadar uzanmaktadır.) Ancak nihayetinde ABD’nin ve özellikle Barack Obama’nın duruşu, çizmeyi ve ardından silmeyi seçtiği meşhur kimyasal silah “kırmızı hattı”[1] ile eş anlamlı hale geldi. Esad, Ağustos 2013’te kimyasal silah eşiğini aştı ve Doğu Guta’da 1400’den fazla sivili katletti; ancak ABD ve Rusya hızla prestij kurtarıcı bir anlaşmaya vararak Esad’in BM denetiminde kimyasal silah stokunu imha etme sürecine girmesine izin verdi. Esad rejimine karşı olan Suriyeliler, onu devirmenin anahtarının Amerika Birleşik Devletleri olmayacağını anladılar. Bu sırada ABD’nin ülkedeki varlığı, odağını terörle mücadeleye, yani Kararlı Kararlılık Operasyonu kapsamında DEAŞ’a karşı mücadeleye kaydırdı. Arap siyaseti uzmanları (Gerges, 2024), aksine yapılan açıklamalara rağmen ABD’nin tutarlı bir şekilde Arap demokratikleşmesine karşı çalıştığını uzun süredir savunmaktadır. Suriye’nin çok taraflı, uluslararasılaşmış savaşı, onu olası bir demokratikleşmenin karmaşık bir örneği haline getirmiştir (Saleh, 2018). ABD çıkarlarının Arap demokrasisinde yatmadığı yönündeki görüş Suriye’de de geçerliliğini korumaktadır.
Suriyeliler, ABD’nin üst düzey pozisyonlarını o kadar az etkileyebildi ki, Washington ve “Suriye’nin Dostları”ndan olan taleplerini düşürmüş görünüyorlar. Gevşek bir şekilde “Suriye lobisi” olarak adlandırılan aktivist gruplar, yıllarca Esad ve yakın çevresine karşı ABD yaptırım paketlerinin çıkarılması için çabaladı. 2018 ve sonrasında büyük bir zafer olarak sunulan tam da bu yaptırımları, Esad düştükten sonra sona erdirmek için Suriyeli lobiciler fazla mesai yaptı. İlk döneminde Donald Trump’ın 2017 ve 2018’deki iki hava saldırısı, Esad’i tiyatral bir şekilde “hayvan insan”[2] olarak nitelemesi ve DEAŞ lideri Bağdadi’nin öldürülmesi, Şam Kasabı’nı koltuğundan etmeye yetmedi. Ayrıca Trump, 2019 yılında İsrail’in Suriye Golanı üzerindeki egemenliğini de tanıdı.
Bu kez Trump göreve geldiğinde, İsrail’in (ABD destekli) Gazze savaşı tüm şiddetiyle sürerken, hakim beklenti Amerikan birliklerinin Orta Doğu öncelikleri arasında yer almayan Suriye’den muhtemel çekilmesi yönündeydi. Nitekim Kasım 2024’te Suriye “lobisi”, Batı ve Arap dünyasının Esad rejimiyle normalleşmesini engellemeye çalışıyordu. Ardından Aralık 2024’te rejim; küresel çatışma (Rusya-Ukrayna), bölgesel katliamlar (Gazze ve Lübnan’da), ilgili ABD hava saldırıları (Suriye’deki İran ve Hizbullah hedeflerine) ve ana aktörler (Rusya, İran, Türkiye) arasındaki anlaşmaların öngörülemeyen bir birleşimi sonucu çöktü. Esad’in geniş çapta kutlanan devrilişine giden sürecin tüm detayları henüz tam olarak gün ışığına çıkmadı. Heyet Tahrir eş-Şam lideri Ebu Muhammed el-Cevlani (şimdiki adıyla Ahmed eş-Şera) öncülüğündeki hızlı askeri harekat, nefret edilen acımasız bir diktatörü koltuğundan etmekle kalmadı. Aynı zamanda Suriye için bölgesel ve küresel güç ilişkilerinde Körfez’e ve Batı’ya doğru yeni bir yönelimi tetikledi.
Gevşek bir şekilde “Suriye lobisi” olarak adlandırılan aktivist gruplar, yıllarca Esad ve yakın çevresine karşı ABD yaptırım paketlerinin çıkarılması için çabaladı. 2018 ve sonrasında büyük bir zafer olarak sunulan tam da bu yaptırımları, Esad düştükten sonra sona erdirmek için Suriyeli lobiciler fazla mesai yaptı.
Karşılıksız Bir Şey Yok mu?
Trump, Bin Selman ve eş-Şera’nın geniş çapta dolaşıma giren fotoğrafı sadece altı ay önce hayal bile edilemezdi. Kararını hem Bin Selman’a hem de Erdoğan’a bir jest olarak tanımlayan Trump’ın Suriye’deki Amerikan yaptırım rejimine son verildiğini açıklaması, ABD Başkanı’nın ikinci dönemindeki ilk yurt dışı ziyaretinde nelerin yaşanacağına dair tahminlerin ötesine geçti. Bu durum şu soruyu akla getiriyor: Namlı anlaşmacı Trump, gösterdiği bu cömertlik ve eski El Kaide liderine yönelik şaşırtıcı övgüleri karşılığında ne alıyor?
Suriye’nin İran ve bağlı milislerle (özellikle Hizbullah) olan bağları uzun süredir Washington’ı rahatsız ediyordu. İran’ın Suriye’den çıkarılmasıyla birlikte İran artık tartışma konusu olmaktan çıktı. ABD’nin Suriye’deki yaptırımları kaldırması değerlendirildiğinde, Esad sonrası Suriye’nin İsrail ile “normalleşip normalleşmeyeceği” veya barış yapıp yapmayacağı belki de en acil siyasi ve ahlaki meseledir. Son yıllarda, devrilen Beşar Esad’in 2011’de devrim patlak vermeden hemen önce İsrail ile bir barış anlaşması konusunda Amerikalılarla ciddi görüşmeler yaptığı, hatta belki de bir anlaşmanın eşiğinde olduğu detayları ortaya çıktı (Hof, 2022).
Trump’ın yaptırımları kaldıran açıklamasının ardından ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio “Suriye hükümetinin İsrail ile barış çağrılarını memnuniyetle karşıladığını”[3] belirtti. Şimdiye kadar geçici Suriye hükümetinin İsrail konusundaki beyan edilen tutumunun beklenenden daha zayıf olması dikkat çekicidir. Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani dahil olmak üzere Suriyeli yetkililer, 8 Aralık sonrasında ülkeye yönelik tekrarlanan İsrail hava saldırılarını[4] kınadılar. Suriye’nin İsrail güvenliğini tehdit etmeyeceğinde ısrar ederken, 1974 Kuvvetlerin Ayrılması Anlaşması’na bağlılıklarını sürdürdüler.
Trump’ın yaptırımları kaldırmasının, Suriye’nin İbrahim Anlaşmaları’na katılması sözüne karşılık olup olmadığı konusunda spekülasyonlar yoğunlaşıyor. İsrail’in komşusu olan ve Golan Tepeleri doğrudan Siyonist devlet tarafından işgal edilen Suriye, Trump Yönetimi için kesinlikle değerli bir kazanım ve bir dış politika zaferi olacaktır. Bildirildiğine göre bu, Başkan’ın Suriye yönetiminden kamuoyuna yansıyan taleplerinden biriydi[5]. Dışişleri Bakanlığı sözcüleri ve ABD’deki Suriye lobisi yaptırımların ön koşulsuz kaldırıldığını savunuyor. Yine de İsrail ile nihai bir barış veya normalleşme anlaşması olasılığını göz ardı etmek zordur. Trump’ın bildirilen taleplerine ek olarak, bu olasılık Suriyeli yetkililer tarafından kesin bir dille reddedilmiyor. Belki de Suriye, zamanlama ve koşullar açısından Suudi Arabistan’ın izinden gidecektir. Şimdilik böyle bir anlaşma yapılmış değil. Ancak İsrail ile barış olasılığının, yenilenen Suriye devlet televizyonu el-İhbariyye el-Suriyye’deki[6] yorumcular tarafından bile en üst düzeyde ciddiyetle tartışıldığına şüphe yoktur.
İsrail ile barışa ilişkin kamuoyunda yürütülen siyasi tartışmaların tabusu yıkılmış görünüyor. Dolayısıyla bu meseleyle yüzleşmek zorundayız. Şüphesiz Gazze’de soykırımını ve aç bırakma politikasını[7] sürdüren İsrail ile normalleşme, 2011’de Esad yönetimine karşı isyan eden protestocuların veya aylar sonra silaha sarılanların gündeminde değildi. Ancak devrimler beraberinde beklenmedik sonuçlar getirir. Suriye ekonomisi üzerindeki boğucu yaptırımların sona erecek olmasına sevinmemek imkansızdır. Genel olarak yaptırımlarda olduğu gibi, cezalandırıcı hasarın en ağır yükünü otoriter lider (veya onun yolsuzluğa batmış çevresi) değil, Suriye halkı üstlenmiştir. Arap Baharı’ndaki kardeşleri gibi (bkz. Sadiki ve Saleh 2024), Suriyeliler de yüz binlerce ölü ve (hala) yerinden edilmiş milyonlarca insanla ağır bedeller ödeyerek özgürlük ve onur uğruna tarihi bir devrim gerçekleştirdiler. Esad’in gidişinden aylar sonra bile Suriyelilerin %90’ı hala yoksulluk içinde yaşamakta, elektrik ve temiz su sıkıntısı çekmektedir[8]. Baskıcı ABD yaptırımlarının sona ermesi şüphesiz kutlanmaya değer bir gelişmedir.
Özellikle Gazze’nin tek başına acı çekmeye terk edildiği bir ortamda, İbrahim Anlaşmaları veya benzeri herhangi bir fikir, hem Filistin’e hem de Suriye’ye yapılan büyük bir ihanet anlamına gelir.
İtiraz Etme Özgürlüğü mü?
Ancak üstelik Gazze’den sonra İsrail ile (olası) bir “barış” veya “normalleşme”, (haksız) yaptırımların kaldırılması karşılığında ABD tarafından dayatılan yüksek bir bedel olabilir. Soykırımın ortağı ve kolaylaştırıcısı olan Trump’ın, Muhammed bin Selman ile birlikte bazı Suriyeliler tarafından kurtarıcı olarak alkışlanması sarsıcıdır. Çıkarılan ders açıktır: Yıpratıcı savaştan, felç edici yaptırımlardan ve sarsıcı yerinden edilmelerden kaynaklanan devlet ve toplum zayıflığı, taviz koparmanın bir reçetesidir. Bu anlamda yaptırımlar gerçekten işe yarayabilir; liderleri (ve muhtemelen halkı) Amerikan baskısına boyun eğmeye zorlayarak İsrail’in sözde “bölgesel entegrasyonu” planlarını kolaylaştırabilir[9].
Son zamanlarda Suriye ve Arap sosyal medyasında dolaşan bir görüş, savaşın harap ettiği ülkeyi yeniden inşa etmek için gereken buysa, Suriyelilerin normalleşmekten (veya en azından daha örtük bir ifadeyle “barıştan”) başka çaresi olmayabileceği yönündedir. Eş-Şera’nın Suriye’nin geçici cumhurbaşkanı olarak (kendi kendine üstlendiği) görevinin göz korkutucu, karmaşık ve hatta ezici olduğunu kimse inkar edemez. Çok karmaşık bir (çatışma sonrası) ortamda yer alan uluslararası aktör sıkıntısı çekilmemektedir. Örneğin ABD ve Türkiye, öncelikli olarak güvenlik ve terörle mücadeleye odaklanan bir Suriye Çalışma Grubu[10] kurulduğunu henüz duyurdu. ABD birlikleri Suriye’de kalmaya devam ediyor ancak sayılarının yaklaşık 1000’e düşürüleceği bildiriliyor. (Batı destekli) Kürt Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile ilişkiler henüz tam olarak çözüme kavuşturulmuş değil. Güvenlik sorunları ve mezhepçi şiddet, yıkıma uğramış ekonomiyi daha da ağırlaştırıyor. En azından önümüzdeki beş yıl boyunca demokratikleşmeye yönelik somut adımların giderek daha az muhtemel görünmesi de cabası.
Ancak iç ve dış güç politikasının baş döndürücü çarklarının dışında kalan bizler, en azından İsrail ile ilişkiler meselesinin yeni (geçici) Suriye rejimi için muazzam bir ahlaki ikilem ve etik bir sınav oluşturduğunu görebiliriz. Özellikle Gazze’nin tek başına acı çekmeye terk edildiği bir dönemde, İbrahim Anlaşmaları veya benzeri herhangi bir düşünce, hem Filistin’e hem de Suriye’ye büyük bir ihanet anlamı taşımaktadır. Ayrıca bu durum Suriyelilerin kendileri nezdinde de kabul görmeyebilir -ki Suriye halkına danışılmış da değildir. Geçici hükümetin hem anayasal bildirisinde hem de Enformasyon Bakanı[11] aracılığıyla vaat ettiği yeni kazanılmış ifade özgürlüğü tam da bu noktada iyi bir fırsattır. Normalleşmeye ve (hala işgalci bir devlet olan) İsrail ile “barış” tiyatrosuna karşı yükseltilecek toplumsal bir tepki, Trump’ın Filistin pahasına ve Suriye egemenliği pahasına barış ödülünü alma hayalinin Esad sonrası dünyada geçerlilik kazanmayacağı mesajını verebilir mi? Yeterli sayıda yazar, aktivist, medya mensubu ve kanaat önderi; Suriyelilere, Araplara ve dünyaya bu halkın İsrail ile ilişkileri normalleştirmeyi kabul etmeyeceğini hatırlatabilir mi? Bütün halklar adına yapılan bu tür “anlaşmalara” ve tavizlere karşı önceden ses yükseltmek, güçlükle kazanılan özgürlüğün yerinde bir kullanımı olacaktır.
Kaynakça
- Gani, J. (2019). US policy towards the Syrian conflict under Obama: Strategic patience and miscalculation. In R. Hinnebusch & A. Saouli (Eds.), The war for Syria: Regional and international dimensions of the Syrian uprising (Chapter 5). London: Routledge.
- Gerges, F. A. (2024). What really went wrong: The West and the failure of democracy in the Middle East. New Haven: Yale University Press.
- Hof, F. C. (2022, May 26). I almost negotiated Israel-Syria peace. Here’s how it happened. Atlantic Council. https://www.atlanticcouncil.org/blogs/menasource/i-almost-negotiated-israel-syria-peace-heres-how-it-happened/
- Sadiki, L., & Saleh, L. (2024). Revolution and democracy in Tunisia: A century of protestscapes. Oxford: Oxford University Press.
- Saleh, L. (2018). Civic resilience during conflict: Syria’s local councils. Journal of Arab and Muslim Media Research, 11(2), 135–155.
- Saleh, L. (2024, July 5). Diasporic Syrian activism in the US: Successes and challenges. Syrian Dialogue Center. https://sydialogue.org/en/diasporic-syrian-activism-in-the-us-successes-and-challenges/




































