(Bu makalenin orijinal İngilizce versiyonu 26 Mayıs 2025 tarihinde Platform: Müslüman Dünya’nın Gündemi‘nde yayımlanmıştır.)
Müslüman çoğunluklu ülkeler; ılımlı bir imaj çizmek, yatırım çekmek ve küresel meşruiyet kazanmak amacıyla dini, bir yumuşak güç unsuru olarak her geçen gün daha fazla kullanıyor. Bu çabalar bağlama ve aktöre göre farklılık gösterse de genellikle İslami söylemi uluslararası normlarla uyumlaştırma amacında birleşiyor. İddialı hedeflerine rağmen bu tür stratejiler yapısal sınırlamalarla karşılaşmakta ve kalıcı bir jeopolitik nüfuz sağlamaktan ziyade siyasi markalaşmaya hizmet etme eğilimi göstermektedir.
6 Mayıs 2025’te vefat eden Amerikalı siyaset bilimci Jr. Joseph Nye, 1980’lerde paradigma değiştiren “yumuşak güç” kavramını ortaya atmıştı [1]. Soğuk Savaş’a kadar güç, yalnızca askeri güç veya ekonomik nüfuzla ölçülüyordu. Soğuk Savaş sonrası dünyamızda Nye, bir ülkenin diğer ülkelere emretmek yerine onların kendilerinin istediği şeyleri istemesini sağlayarak, zor kullanmaya başvurmadan da başkalarını etkileyebileceğini ileri sürdü.
Yumuşak güç denildiğinde, çoğunlukla Amerika Birleşik Devletleri’nin filmler, müzik, spor veya Sovyetler Birliği ile yaşadığı tarihi uzay programı rekabeti aracılığıyla siyasi, ekonomik ve kültürel değerlerini nasıl tanıttığını düşünürüz. Yakın dönemde ise Güney Kore’nin müzik ve kültür endüstrilerine yaptığı yatırım ders kitaplarına girecek bir örnek haline geldi. Yine de akademisyenler dini de güçlü bir etki aracı olarak göstermektedir; bu durum dinin devlet yönetiminin bir para birimi haline geldiği İslam dünyasından daha net hiçbir yerde görülemez. Riyad’dan Kuala Lumpur’a kadar nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler, İslam’ı sadece iç siyasi bir araç olarak değil, aynı zamanda kendi dış politika çıkarları doğrultusunda küresel nüfuz elde etme platformu olarak kullanıyor.
Ancak orta ve bölgesel güçler olarak nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bu ülkeler, küresel hakimiyet arayışıyla “yumuşak güç” konuşlandırmıyor. Bunun yerine, dini yumuşak güç stratejileri büyük ölçüde reaktiftir; 11 Eylül sonrası İslam’ı aşırılıkla bağdaştıran kalıplaşmış yargılara karşı koymak ve kendilerini küresel düzende güvenilir, ılımlı ortaklar olarak konumlandırmak için tasarlanmıştır. Bu söylemler hem diplomatik hem de ekonomik amaçlara hizmet eder: radikalizm ile alakalı korkularını yatıştırmak, doğrudan yabancı yatırım çekmek ve daha fazla uluslararası iş birliği sağlamak.
Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler, küresel hakimiyet arayışıyla “yumuşak güç” konuşlandırmamaktadır. Bunun yerine, dini yumuşak güç stratejileri büyük ölçüde reaktiftir; 11 Eylül sonrası İslam’ı aşırıcılıkla bağdaştıran kalıplaşmış yargılara karşı koymak ve kendilerini küresel düzende güvenilir, ılımlı ortaklar olarak konumlandırmak için tasarlanmıştır.
Bu stratejilerin merkezinde, Dr. Gregorio Bettiza’nın “kutsal sermaye”[2] olarak adlandırdığı, devletlerin dolaylı olarak nüfuz üretmek veya bunu harekete geçirmek için kullanabileceği dini kaynaklar ve kurumlar yer almaktadır. Yumuşak güç genel anlamda bir devletin zorlama yerine çekim gücüyle ikna etme kapasitesini ifade ederken, kutsal sermaye -özellikle dini açıdan karşılığı olan bağlamlarda- bunun temel kaynaklarından biridir. Müslüman çoğunluklu devletler; kutsal tarihin otoritesine, kutsal mekanlara, köklü İslami ilim kurumlarına veya küresel çapta tanınan dini şahsiyetlere yatırım yaparak dini meşruiyeti diplomatik sermayeye dönüştürebilmektedir. Örneğin Suudi Arabistan İki Kutsal Cami’nin (Haremeyn) koruyuculuğundan, Türkiye Osmanlı mirasından ve Mısır El-Ezher Üniversitesi’ne ev sahipliği yapma konumundan yararlanmaktadır; her biri yumuşak güç projeksiyonunu şekillendirmek için kutsal sermayenin farklı rezervlerini kullanmaktadır.
Dini Söylemin Stratejik Kullanımı
Din, İslam dünyasında kimliği ve gücü her zaman şekillendirmiştir; ancak son on yıllarda diplomaside daha bilinçli bir rol üstlenmiştir. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler artık dini söylemi dış politikanın bir aracı olarak kullanıyor; kutsal geleneği küresel izleyicilere yönelik ılımlılık, hoşgörü ve modernlik dilinde yeniden ambalajlıyor. Amaç yalnızca itibar kazanmak değil, aynı zamanda stratejiktir: Bölünmüş bir dünyada istikrar sergilemek, yatırım çekmek ve ahlaki meşruiyet iddiasında bulunmak.
Suudi Arabistan bu konuda çarpıcı bir örnek sunmaktadır. Bir zamanlar Selefiliğin katı ve dışlayıcı bir kolu olan Vehhabiliğin küresel ihracıyla eş anlamlı olan Krallık, Veliaht Prens Muhammed bin Selman (MBS) yönetiminde dramatik bir değişim yaşadı. Suudi Arabistan’ı petrol sonrası bir ekonomiye dönüştürme vizyonunun bir parçası olarak MBS, ülkenin dini açılımlarını yeniden yönlendirdi. Eskiden Vehhabi propagandasının aracı olan Dünya İslam Birliği (Rabıta) gibi kurumlar artık dinler arası uyumu ve dini hoşgörüyü teşvik ediyor. Amaç net: Suudi Arabistan’ı dini katılaşmanın kaynağı olarak değil, Batı ortaklıklarına ve Asya yatırımlarına açık ılımlı bir İslami güç olarak yeniden konumlandırmak. Başka bir yerde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), barış ve birlikte yaşam üzerine devlet destekli forumlara başkanlık eden Şeyh Abdullah Bin Bayyah gibi alimleri destekledi. Buna karşılık Katar, daha önce merhum Yusuf el-Karadavi gibi Müslüman Kardeşler ile aynı çizgideki isimlere sponsorluk yaparak kendisini Arap Baharı sonrasında popüler İslami hareketlerin savunucusu olarak konumlandırdı. David Warren’ın Rivals in the Gulf (Körfez’deki Rakipler) eserinde savunduğu gibi, bu farklı dini stratejiler, ilahiyatın diplomasiye hizmet ettiği Doha ile Ebu Dabi arasındaki daha geniş jeopolitik rekabetlerin bir parçasıydı.[3]
Eskiden Vehhabi propagandasının aracı olan Dünya İslam Birliği gibi kurumlar artık dinler arası uyumu ve dini hoşgörüyü teşvik ediyor. Amaç net: Suudi Arabistan’ı dini katılaşmanın kaynağı olarak değil, Batı ortaklıklarına ve Asya yatırımlarına açık ılımlı bir İslami güç olarak yeniden konumlandırmak.
İlginç bir şekilde, bu fenomen yalnızca Arap dünyasına özgü değildir. Güneydoğu Asya’da Malezya da bu sahneye adım atma girişimlerinde bulundu. Başbakan Enver İbrahim’in merhamet, güven ve kapsayıcılık gibi değerlere dayanan Malaysia Madani çerçevesine, gelenekçi Tasavvuf mensuplarından modernist vaizlere kadar geniş bir Müslüman alim yelpazesine yapılan açılımlar eşlik etti. Enver İbrahim, 2023 yılında Mısır’ın eski başmüftüsü Dr. Ali Cuma ve Yemen’in Terim kentindeki Dar el-Mustafa medresesinin kurucusu ve dekanı Habib Ömer Bin Hafız’ın katıldığı birkaç Majlis Ilmu Madani (Medeniyet Bilgisi Toplantıları) düzenledi. Etkili olan diğer uluslararası alim ve şahsiyetler arasında Mısır’dan Cemal Faruk Cibril, Türkiye’den Muhammed Fadıl Ceylani, Nijerya’dan Muhammad Nuruddeen Lemu, Zimbabve’den İsmail Menk, Amerika Birleşik Devletleri’nden Muhammad Salah ve Avustralya’dan Wael Ibrahim yer aldı. Bu toplantılar; Mısır’ın geleneksel ilmini, Tunus ve Türkiye’nin milliyetçi İslamcılığını, Yemen’in Hadrami geleneğini ve tarihi ağını, dünya genelinde zulüm gören Müslümanlara duyulan sempatiyi, popüler Selefi figürlerin öğretilerini ve Batı’dan hatta Afrika’dan gelen Müslüman alimlerin deneyimlerini harmanlayan, Malezya’yı dini söylemin bir araya getiricisi olarak konumlandırmak için tasarlanmış İslami çoğulculuk gösterileriydi. Yine de tüm bu vakalarda din diplomasi için arızi bir unsur değil, merkezidir. Kutsal sermaye artık diğer stratejik kaynaklar gibi yönetilmekte, düzenlenmekte ve ihraç edilmektedir.
Ilımlı İslam’ın Rekabet Eden Modelleri
Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan birçok devlet “ılımlı” İslam dilini benimsemiş olsa da teşvik ettikleri modeller biçim, içerik ve niyet açısından önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Bu ayrışmalar yalnızca ilahiyat tercihlerini değil, aynı zamanda siyasi bağlamları ve stratejik hedefleri de yansıtmaktadır. Onları birleştiren şey, dini anlam üzerindeki yerel otoriteyi korurken, özellikle Batılı ve yatırım odaklı kitlelerin değer verdiği küresel normlarla uyumlu bir İslam versiyonu sunma arzusudur.
BAE’nin devlet destekli ılımlılık anlayışı, istikrar ve hiyerarşiye dayanmaktadır. Uzun süredir geleneksel Maliki fıkhı ile ilişkilendirilen Şeyh Abdullah Bin Bayyah gibi figürler; hükümet yanlısı, devrim karşıtı ve demokratik aktivizme karşı temkinli olan Arap Baharı sonrası ortodoksluğunun sancaktarları olarak yeniden şekillendirildi. Buna karşılık Katar bir zamanlar, Müslüman Kardeşler aidiyeti Doha’ya özellikle Arap ayaklanmaları sırasında İslamcı eğilimli kamuoyları nezdinde sembolik sermaye sağlayan Yusuf el-Karadavi gibi alimleri öne çıkarmıştı.
Güneydoğu Asya da çeşitlilik sergilemektedir. Malezya’nın İslam Hadhari ve Malaysia Madani yaklaşımlarının her ikisi de medeniyet değerlerine dayanan ve devlet eliyle yürütülen ilerici bir İslam vizyonunu ifade etmektedir. İslam Hadhari, 2000’li yılların başında Başbakan Abdullah Badawi tarafından uyum, kapsayıcılık ve iyi yönetişimi vurgulayan ilerici ve ılımlı bir İslam çerçevesi olarak sunulmuştu.[4] Bilgi, ekonomik kalkınma ve dinler arası diyalog gibi değerleri teşvik ederek Malezya’nın İslami söylemini modernleştirmeyi amaçlıyordu. Başbakan Enver İbrahim tarafından başlatılan Malaysia Madani[5] ise sürdürülebilirlik, refah, yenilikçilik, saygı, güven ve merhamete odaklanan bir yönetişim çerçevesidir. İslami ilkeleri çağdaş yönetişimle entegre ederek, iyi yönetişimi, sürdürülebilir kalkınmayı ve sosyal adaleti vurgulayıp adil ve kapsayıcı bir toplum oluşturmayı hedeflemektedir.
Ancak Endonezya’da dini söylem, devletten ziyade kitle örgütleri tarafından şekillendirilmektedir.[6] Nahdlatul Ulama (NU), yerel geleneklere ve geleneksel ilme dayanan çoğulcu bir ilahiyat olan İslam Nusantarayı teşvik ederken, Muhammadiyah’ın İslam Berkemajuan anlayışı rasyonelliği ve reformu vurgulamaktadır. Endonezya Ulema Konseyi’nin devlet tarafından desteklenen İslam Vasatiyyesi ise liberalizm ile radikalizm arasında orta bir yol aramaktadır.
Bu modellerin ortak noktası, ilahiyattan ziyade siyasetle ilgili olmalarıdır. Ilımlılık bir doktrin meselesi değil; bir yönetişim ve markalaşma stratejisidir.
Görünüşte bu modeller hoşgörü, şiddetsizlik, çoğulculuk gibi ortak değerleri paylaşırlar ancak işlevleri farklılaşır. Malezya’da dini söylem, seçim siyasetine ve Malay-Müslüman kimliği üzerindeki devam eden mücadeleye gömülü kalmaya devam etmektedir.[7] Endonezya’da farklı tabanlara ve vizyonlara sahip kitle örgütleri arasındaki kurumsal rekabetin bir yansımasıdır. Körfez’de ise monarşiyi meşrulaştıran ve muhalefeti bastıran yukarıdan aşağıya bir kontrol mekanizmasıdır. Bu modellerin ortak noktası, ilahiyattan ziyade siyasetle ilgili olmalarıdır. Ilımlılık bir doktrin meselesi değil; bir yönetişim ve markalaşma stratejisidir.
Sonuç: İslami Yumuşak Gücün Sınırları
Hırslarına rağmen, İslam dünyasındaki dini yumuşak güç projeleri yapısal ve stratejik sınırlarla karşı karşıyadır. Bu girişimler hoşgörü ve çoğulculuğa dair ikna edici söylemler sunsa da kutsal sermayeyi genellikle kalıcı bir jeopolitik koza dönüştürmekte zorlanmaktadır. Örneğin Malezya’nın Madani yaklaşımı ivme kaybetti. Enver İbrahim’in farklı alimleri bir araya getirme konusundaki ilk heyecanı dikkat çekiciydi, ancak zamanla Majlis Ilmu Madani toplantıları, kırsal kesimdeki Malay-Müslümanlar[8] veya komşu Müslüman toplumlar arasında sınırlı bir karşılık bulan seçkinlere yönelik etkinliklere dönüştü. Malezya’nın yumuşak güç projeksiyonu büyük ölçüde eliti merkez alan ve içerde bölünmüş bir yapıda kalmaya devam ediyor ve bu da geniş çaplı etkisini belirsiz kılıyor. Diğer taraftan, bir zamanlar Nahdlatul Ulama’nın İslam Nusantarası ve devletin İslam Vasatiyyesine verdiği destekle küresel çapta takdir toplayan Endonezya’nın kendi dini diplomasisi, artık ekonomik öncelikler nedeniyle sınırlanmış durumdadır. Devlet Başkanı Prabowo Subianto’nun Ücretsiz Besleyici Yemek Programı’na odaklanması ve kapsamlı bütçe kesintileri, kaynakların Endonezya Uluslararası İslam Üniversitesi (UIII) gibi projelerden başka yöne aktarılması riskini doğurmaktadır. UIII, potansiyel olarak Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nin (IIUM) bölgesel ve küresel bir rakibiydi. Üniversitesi duraklamaya terk edilirse bu durum, vizyoner dini diplomasi ile acil iç politika vaatleri arasındaki daha geniş bir ödünleşimi yansıtmaktadır.
Dini yumuşak gücün daha derin olan yabancı yatırım çekme hedefi bile mercek altına alınmayı hak ediyor. İslam’ın “ılımlı” ve “kapsayıcı” olarak yeniden markalaştırılmasının uluslararası yatırımcılara güven verdiği sıklıkla varsayılır. Peki bu işe yaradı mı? Eski ABD Başkanı Donald Trump Suudi Arabistan ziyareti sırasında Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımların kaldırıldığını açıkladığında, bu muhtemelen Suriye’nin İslami ılımlılığına duyulan yeni güvenin tek sonucu değildi. Aksine bu Al-Ver’e dayalı (işlemsel) bir hesaptı: Ticareti genişletmeye hevesli Körfez devletleri ile misilleme tarifelerinin ve ABD-Çin ticaret savaşının gölgesinde Washington’ın stratejik dengelemesi arasındaki çıkar örtüşmesiydi.
Dolayısıyla İslam dünyasında yumuşak güç, zihinleri değiştirmekten ziyade reelpolitik için pisti temizlemekle ilgili olabilir.
Bu tür örnekler, dini yumuşak gücün araçsal sınırlarını vurgulamaktadır. Uygulamada bunun etkinliği değerler yoluyla ikna etmede değil, siyasi uyumu, pazar açıklığını ve rejim istikrarını işaret eden bir sinyal cihazı olarak işlev görme yeteneğinde yatıyor olabilir. Dolayısıyla İslam dünyasında yumuşak güç, zihinleri değiştirmekten ziyade reelpolitik için pisti temizlemekle ilgili olabilir. Yine de tüm bu çelişkilere rağmen şu sorulmalıdır: Bu dini yumuşak güç çabaları olmasaydı diplomatik tablo nasıl görünürdü? 11 Eylül’den bu yana geçen yirmi yılda, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan devletler, İslam’ı sıklıkla şiddet veya gericilikle eşitleyen küresel anlatıyla mücadele ederek arayı kapatmaya çalışıyor. Bu anlamda kutsal sermaye her zaman kazandıran bir koz olmadı; ancak gerekli bir koz olmuş olabilir.
Kaynakça
[1] Nye, J. S., Jr. (1990). Soft power. Foreign Policy, 80, 153–171.
[2] Bettiza, G. (2020). States, religions, and power: Highlighting the role of sacred capital in world politics. Washington, DC: Berkley Center for Religion, Peace, and World Affairs.
[3] Warren, D. H. (2021). Rivals in the Gulf: Yusuf al-Qaradawi, Abdullah Bin Bayyah, and the Qatar-UAE contest over the Arab Spring and the Gulf Crisis. London: Routledge
[4] Saat, N. (2025). Pak Lah and Islam Hadhari’s hits and misses. Fulcrum.
[5] Musa, M. F. (2023). The evolution of Madani: How is 2.0 different from 1.0? Trends in Southeast Asia, (TRS18/23). Singapore: ISEAS–Yusof Ishak Institute.
[6] Bin Ali, Mohamed, & Muhammad Haziq Bin Jani. (2024). The growing salience of moderate Islam. RSIS Commentary.
[7] Alkaff, Syed Huzaifah Bin Othman & Muhammad Haziq Bin Jani. (2023). Malaysia Madani and the Muslim world: Anwar Ibrahim’s soft power strategy. The Diplomat.
[8] A.g.e. (Aynı eser).
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Platform: Müslüman Dünyanın Gündeminin editoryal politikasını yansıtmayabilir.







































