(Bu makalenin orijinal İngilizce versiyonu 13 Ekim 2026 tarihinde Platform: Müslüman Dünya’nın Gündemi‘nde yayımlanmıştır.)
Husilerin 11 Eylül’de Babülmendep’i ele geçirmesi, Yemen’i yakından izleyenler de dahil olmak üzere pek çok Orta Doğu analisti için şok etkisi yarattı. Yaşanan şaşkınlığın nedeni Husilerin ilerlemesinden ziyade, bu ilerleyişin biçimi ve hızıydı. Muha’nın (Mokha) bu kadar çabuk düşmesi hala tartışmaya açık olsa da sahadaki askeri güçlerin mevcudiyeti ve bölünmüş sadakatlerinin bu tabloda belirleyici rol oynadığı açıkça görülüyor. Batı sahilinin asıl sorumluluğunu yürüten Tarık Salih güçleri, yaşanan yenilgiden Taiz’deki birlikleri sorumlu tuttu. Bu anlatıya göre Husiler, Taiz güçlerinin zayıflığından faydalanarak Muha ve batı sahiline baskı kurdu; bu durum nihayetinde Tarık Salih güçlerinin geri çekilmesine yol açtı. Gelişmeler kritik bir önem taşıyor; zira Tarık Salih liderliği Genel Halk Kongresi’ne mensupken, Taiz askeri ekseni Kongre’nin en amansız rakibi olan Islah Hareketi’ne bağlı.
Husiler, Babülmendep de dahil olmak üzere batı sahilinin geniş kesimlerini sarsıcı bir süratle ele geçirdi. Buna karşılık, uluslararası alanda tanınan meşru hükümetin başlattığı “Yemen Şafağı” Operasyonu da aynı bölgelerde şaşırtıcı derecede hızlı kazanımlar sağladı. 5 Ekim’de Başkanlık Liderlik Konseyi Başkanı; Sana’yı ve devlet kurumlarını Husilerden geri alma hedefiyle operasyonun başladığını duyurdu. Harekâta, her ikisi de ağırlıklı olarak Selefi unsurlardan oluşan Güney Devleri Tugayları ile Vatan Kalkanı Güçleri öncülük ediyor. Bu birlikler; batı sahiline ve Taiz’e damgasını vuran Genel Halk Kongresi ile Islah arasındaki kutuplaşmanın ve örtülü rekabetin dışında duruyor.
Operasyon beklenmedik ilerlemeler kaydetti. Hükümet, daha ilk günde Husilerin batı sahilinde ve Babülmendep çevresinde işgal ettiği alanların büyük bir bölümünü geri aldığını açıkladı. Bu kazanımlara batı sahilinin en büyük kenti olan Muha da dahildi. Söz konusu iddialar, Babülmendep’in denetimini yeniden jeopolitik gelişmelerin merkezine yerleştirdi. Ne var ki hükümete bağlı resmi Yemen haber ajansı bu kazanımları duyurmuş olsa da sahadaki bağımsız kaynaklar henüz bunları teyit etmiş değil.
Baş döndürücü bu gelişmeler; 2014 yılında Husilerin, devrik cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’e bağlı güçlerin desteğiyle askeri darbe yapıp yönetimi ele geçirmesiyle başlayan Yemen İç Savaşı’nın bir parçası. Yaşanan darbe, İran’dan destek almakla itham edilen Husilere karşı Suudi Arabistan ve BAE’nin çok daha geniş çaplı bir müdahale başlatmasına yol açmıştı; BAE ise daha sonra sahadan çekildi.
Her iki taraf da ani çöküşler yaşadı; batı sahilinin ve Babülmendep’in kontrolü inanılmaz bir hızla el değiştirdi. Bu tablo şu soruyu beraberinde getiriyor: Yaşananlar dünya için neden bu kadar önemli? Kısaca özetlemek gerekirse; Husiler Babülmendep’in denetimini boğazı dünyaya kapatmak için kullanmadı. Bunun yerine, uluslararası aktörlere deniz ticaretinin güvende olduğuna dair güvence verirken bu kozu doğrudan Suudi Arabistan’a yönelik bir baskı aracına dönüştürdüler. Bu durum son gelişmeleri göründüğünden çok daha tehlikeli kılıyor. Yemen’deki çatışma, maliyetin neredeyse tamamını Riyad’ın üstlendiği, Husiler ile Riyad arasında doğrudan bir hesaplaşmaya evriliyor.
Bu durum ekonomik ve askeri boyutlarıyla ele alınabilir.
1. Ekonomik Boyut: Babülmendep’teki Askeri Gelişmeler Neden Önemli?
Batı sahilindeki hakimiyet mücadelesi de dahil olmak üzere Babülmendep’teki gelişmelerin ekonomik ağırlığı; İran’daki ve özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler doğrultusunda şekilleniyor. İran’ın Mart 2026’dan itibaren Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan Körfez ihracatını kısıtlamasının ardından Suudi Arabistan, Doğu-Batı boru hattını devreye sokarak günde yaklaşık dört milyon varil petrolü Kızıldeniz’e yönlendirdi. Bu miktar, küresel petrol arzının yaklaşık yüzde dördüne denk geliyor. Husiler boğazın kapatılmadığı yönünde uluslararası topluma güvence verdi; ancak yeni bir askeri tırmanış, bilhassa İran’a karşı savaşta yeni bir safha bu dengeleri altüst edebilir. Babülmendep’in tamamen kapanması, Suudi Arabistan’ın Asya’ya petrol ihracatını durdurabilir ve küresel petrol arzını yüzde yedi oranında düşürebilir. Üst düzey İranlı yetkililer, Babülmendep’i doğrudan İran’a karşı yürütülen savaşın gidişatıyla ilişkilendiren açıklamalar yaptı. Riskler yalnızca petrolle de sınırlı değil. Her yıl toplam değeri bir trilyon doları aşan küresel deniz ticaretinin yaklaşık yüzde 15’i bu boğazdan geçiyor. Yapılan bir tahmine göre, Husilerin uygulayacağı 30 günlük bir ablukanın ekonomik faturası 30 milyar doları, 45 günlük bir ablukada ise 40 milyar doları bulabilir.
Babülmendep’in kontrolü, Husilerin Temmuz ayında Suudi Arabistan’a karşı ilan ettiği deniz ablukasını hayata geçirmelerine olanak tanıyor. Bu abluka, Suudi Arabistan’ın Yanbu üzerinden boğaz yoluyla yaptığı sevkiyatı yaklaşık yüzde 90 oranında vurdu; ihracat 20 Temmuz haftasındaki 11 milyon varilden 3 Ağustos haftasında 1,3 milyon varile geriledi. Dolayısıyla boğazdaki hakimiyet, Husilerin bu ablukayı sürdürmesini kolaylaştıracaktır. Suudi ham petrol ihracatı Ağustos ayında günde yaklaşık üç milyon varile gerileyerek 2017 başından bu yana kaydedilen en düşük seviyeyi gördü. Bu düşüşün tek sorumlusu doğrudan Husiler değil; kayıpların büyük bölümü Hürmüz’deki aksamalardan kaynaklanıyor. Yine de saldırılar karadaki tesislere kadar uzandı. Yanbu’daki ve krallığın güneyindeki Suudi petrol tesisleri son iki ayda defalarca Husilerin hedefi oldu. Bu saldırılar tesislerde yangınlara yol açarken Enerji Bakanlığı bazı operasyonların geçici olarak durdurulduğunu açıkladı. Riyad ardından sürece yeniden adapte oldu; sevkiyatların tekrar Hürmüz Boğazı’na kaydırılmasıyla Suudi ihracatı Eylül ayında günde yaklaşık altı milyon varile çıkarak Ağustos’a kıyasla yaklaşık yüzde 80 artış kaydetti.
2. Askeri Boyut: Babülmendep’teki Askeri Gelişmeler Neden Önemli?
Babülmendep’in askeri önemi, İran savaşıyla kurduğu doğrudan bağdan kaynaklanıyor. Boğazın Husilerin elinde olması, “Direniş Ekseni”ne her iki stratejik boğazı aynı anda kapatma kabiliyeti kazandıracaktır. Bu da tarihte eşi benzeri görülmemiş bir enerji krizini tetikleyebilir. G7’nin, Husi kontrolünün enerji güvenliği ve boğazdaki seyrüsefer serbestisi üzerindeki etkilerine dair sert uyarılarda bulunmasının arkasında yatan temel endişe tam olarak bu.
Husilerin Babülmendep’i tamamen ya da kısmen kapatmaya dönük her adımı, Yemen’i fiilen savaşın içine çekecek ve çatışmanın çapını genişletecektir. Üstelik riskler yalnızca coğrafi yayılmayla sınırlı kalmayacak; boğazın kendisi, Suudi limanları ve petrol tesisleri doğrudan hedef tahtasına oturacaktır. Bu senaryo, dünya çapında petrol fiyatlarını rekor seviyelere tırmandırır.
Bazı istihbarat raporları, Rus askeri desteğinin Husilerin Babülmendep’i ele geçirmesinde rol oynadığını öne sürüyor. Bu durum, bugüne dek temelde bölgesel güçler olan Suudi Arabistan ve İran ekseninde yürüyen Yemen savaşına yeni bir küresel aktörün dahil olması anlamına gelir. Rusya’nın Ortadoğu petrol ihracatındaki krizlerin sürmesinde ve petrol fiyatlarının yüksek kalmasında doğrudan çıkarı olduğu hatırlandığında, bu olasılık çok daha kritik bir hal alıyor.
Mekke Paktı ise denkleme apayrı bir boyut ekliyor. Pakta ilişkin ilk değerlendirmeler, Suudi Arabistan’ı savunmak amacıyla Yemen’e askeri müdahalede bulunulmasının zayıf bir ihtimal olduğu yönündeydi. Ancak son toplantıda, krallığa ve Mekke’ye yönelik Husi saldırılarına karşı müşterek caydırıcılık mekanizmasının devreye sokulduğu bildirildi. Dolayısıyla Babülmendep’teki gelişmeler, Husilere karşı geniş tabanlı bölgesel bir müdahalenin kapısını aralamaktadır.
Gelecek Senaryoları
Babülmendep’teki askeri dinamikler nereye varabilir? Masada üç muhtemel senaryo öne çıkıyor:
1. İran ve Yemen’de topyekûn savaş:
Bu senaryo, özellikle ABD ara seçimlerinin ardından İran’da tam ölçekli bir çatışmaya dönülmesi ihtimaline dayanıyor. Husilerin Babülmendep’i tamamen kapatması durumunda bu ihtimal Yemen’deki krizi hızla tırmandıracaktır. Artan ABD tehditleri bu rotayı olası kılsa da Husilerin bugüne dek İran’ı desteklemek adına kapsamlı bir askeri harekata girişmemiş olması bu senaryonun gerçekleşme ihtimalini zayıflatıyor.
2. Yemen içi uzlaşı:
Bu senaryo, Suudi Arabistan’ın da dahil olduğu bir iç uzlaşı modelini öngörüyor. Taraflardan hiçbiri ülke topraklarının tamamında mutlak hakimiyet kuramadan askeri operasyonlar durdurulur. Senaryonun omurgasını, iki tarafın da diğerini bütünüyle mağlup edemeyeceği gerçeği oluşturuyor. Sahadaki zayiat arttıkça taraflar, mutlak bir zafer elde edemeden uzlaşmaya varmak ya da karşılıklı tavizler vermek zorunda kalabilir.
3. İç savaşın kesintisiz sürmesi:
Bu senaryoda Yemen savaşı geniş bir sahada, fakat İran savaşından bağımsız şekilde devam eder. Husiler uluslararası meşruiyete sahip hükümetle savaşırken diğer yandan Suudi Arabistan’a ve Suudi gemilerine saldırmaya odaklanır. Ancak boğazı bütünüyle kapatmaktan kaçınarak kendilerini ABD veya Batı merkezli kapsamlı bir askeri müdahaleden korurlar. Bu senaryoyu kuvvetlendiren unsur; halkın mevcut “ne savaş ne barış” halini hiçbir şekilde benimsememesidir. Bu durum savaşı iki cephe için de tek seçenek haline getiriyor. Tarafların 2015-2021 yılları arasında yaklaşık altı yıl kesintisiz savaş tecrübesi bulunuyor; dolayısıyla savaşa geri dönmek her iki güç için de yabancı bir durum değil.
Her üç senaryo da ihtimal dahilinde. Kendi değerlendirmeme göre ise gerçekleşme şansı en yüksek olanı ikinci senaryo. Babülmendep’te ve Yemen genelindeki temas hatlarında yaşanan çatışmalar ve alan hakimiyetindeki dalgalanmalar, tarafların müzakere masasındaki pozisyonlarını güçlendirme çabasından ibaret görünüyor; zira pratikte elde edilmesi imkansıza yakın olan “rakibi tamamen imha etme” hedefini taşımıyorlar. Ayrıca Husilerin Babülmendep’i tamamen kapatmayacak kadar hesaplı ve pragmatik davrandığı kanaatindeyim; çünkü böylesi bir hamle, doğrudan kendilerini hedef alan uluslararası bir askeri koalisyonu harekete geçirecektir.
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Platform: Müslüman Dünyanın Gündeminin editoryal politikasını yansıtmayabilir.







































