Bu söyleşi kapsamında, terörizm kavramının siyasi kullanımlarını ve Siyonist şiddetin ontolojik temellerini yıllardır incelemekte olan Filistinli akademisyen Dr. Fadi Zatari ile görüşülmüştür. Zatari, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi ve İslam ve Küresel Meseleler Merkezi (CIGA) direktör yardımcısı olarak görev yapmaktadır.
Zatari, yakın dönemde The Zionist Movement, Israel and Violence (Siyonist Hareket, İsrail ve Şiddet) başlıklı kitabın editörlüğünü üstlenmiş ve söz konusu esere “Terrorism as an Instrument for Israeli Illegitimate Violence and Terror” (Terörizm: İsrail’in Meşru Olmayan Şiddet ve Terörünün Bir Aracı) başlıklı bölümüyle katkıda bulunmuştur. Bu bölümde, terörizmin tarafsız bir analitik kategori olmayıp İsrail’in kendi şiddetini meşrulaştırırken Filistin direnişini gayrimeşru kılmak amacıyla başvurduğu siyasi bir araç olduğu tezini ileri sürmektedir. Kendisiyle “terörizm” kavramının siyasi işlevleri, İsrail devletinin kuruluş sürecine eşlik eden şiddet, “meşru müdafaa” argümanının sınırları ve Gazze’nin ardından Batı Şeria’nın seyri üzerine bir görüşme gerçekleştirilmiştir.
1. Bir kitabın editörlüğünü üstlenmek derin ve uzun soluklu bir entelektüel bağlılık gerektirmektedir. Bu konuyu gerek sizin gerekse ulaşmayı hedeflediğiniz okur kitlesi için bu denli aciliyetli kılan etken neydi?
Sekiz yıldır küresel terörizm üzerine bir ders vermekteyim. Bu derste yalnızca Orta Doğu’daki terör örgütlerine, PKK ve IŞİD örneklerinde olduğu gibi, ilişkin vaka incelemelerine değil, karşı-terörizmin kuramsal boyutlarına da odaklanmaktayım. Bölgedeki en eski terör örgütlerinin Yahudi kökenli olmasına karşın, örneğin Haganah 1920 yılında kurulmuştur, öğrencilerim için bu alanda nitelikli bir literatür bulmak her zaman güç olmuştur. Bu nedenle, Yahudi paramiliter örgütleriyle İsrail’in kuruluşu arasındaki yakın ilişkiyi görünür kılmak ve 1948 sonrası İsrail şiddetine ve apartheid politikalarına dikkat çekmek amacıyla bu kitap üzerinde çalışmaya karar verdim. Bu doğrultuda kitap, İsrail’i yerleşimci-sömürgeci bir devlet, Siyonist terörü de yapılandırılmış ve organize bir devlet terörü olarak ele alan akademisyen ve araştırmacılara ait sekiz bölümü bir araya getirmektedir.
2. Bölümünüzde terörizmin siyasi bir biçimde tanımlandığını ve terörizm çalışmalarının devlet şiddetini büyük ölçüde göz ardı ettiğini ileri sürüyorsunuz. Bu yaklaşım, İsrail’in Gazze’deki eylemlerinin kavramsallaştırılma biçimini nasıl etkilemektedir?
Terörizm kavramı özünde siyasi bir kavramdır; ne şekilde kullanılacağı, onu uygulayan aktörün siyasi gündemine, çıkarlarına, dünya görüşüne ve yönelimine bağlıdır. Daha ciddi bir sorun ise, bir disiplin olarak terörizm çalışmalarının neredeyse yalnızca devlet-dışı aktörlere odaklanmasıdır. Oysa çok sayıda devlet, güçlü ordulara ve kitle imha silahlarına sahiptir; bu durum, söz konusu devletleri şiddet uygulama, yıkım yaratma ve terör eylemleri gerçekleştirme kapasitesi bakımından çok daha yetkin kılmaktadır. Nitekim İsrail ordusu, son üç yıl boyunca, 2023 yılından bu yana Gazze Şeridi’nde sürdürdüğü soykırımcı savaş dahil olmak üzere, kesintisiz biçimde şiddet uygulamaktadır. Buna karşın, bu disiplin içerisinde Netanyahu’yu terörist ya da İsrail’i terörist bir devlet olarak nitelendirmek alışılmadık karşılanmaktadır. Tüm bu hususlar, Batı-merkezli ve devlet-merkezli bir terörizm çalışmaları anlayışının ne denli sorunlu bir konumda bulunduğunu yeniden değerlendirmemizi zorunlu kılmaktadır.
3. İsrail, Netanyahu’nun yazılarında ve “Hamas IŞİD’dir” söyleminde görüldüğü üzere kendisini Batı medeniyetinin savunucusu bir aktör olarak konumlandırmaktadır. Bu anlatı Batı kamuoyunda neden bu denli etkili olmuştur ve Gazze’deki savaşın ardından geçerliliğini sürdürmekte midir?
Gerek 7 Ekim 2023 tarihinden önce gerekse sonra, İsrail Başbakanı ve pek çok İsrailli politikacı, Filistin direnişini tekrar tekrar IŞİD ile özdeşleştirmiştir. Netanyahu, ayrıca İsrail’in Batı medeniyeti adına mücadele ettiğini ve Batı’nın ve onun değerlerinin ayrılmaz bir bileşeni olduğunu ısrarla savunmaktadır. Bu söylem, esasında Siyonizm’in Batılı bir sömürgeci pratik olduğunu zımnen kabul etmek anlamına gelmektedir. Netanyahu, “demokratik bir devlet” olarak nitelendirdiği İsrail’i sürekli biçimde Batılı demokrasilerle ilişkilendirmekte ve düşmanın esasen aynı olduğunu, yalnızca farklı isimler altında tezahür ettiğini öne sürmektedir. Bu söylemin işlevi, İsrail’in devlet terörünü, soykırımcı savaşını, yıkıcı politikalarını ve insanlığa karşı işlediği suçları meşrulaştırmaktır. Ne var ki İsrail’in şiddeti ve terörü yalnızca söylemsel düzeyde kalmamakta, İsrail’in Filistinlilere yönelik gündelik politika ve uygulamalarına da nüfuz etmiş bulunmaktadır. Toprak gaspı, sömürgeci yerleşimlerin genişletilmesi, çocukların ve doktorların alıkonulması, sivillere yönelik ağır işkence uygulamaları, askeri kontrol noktalarının dayatılması ve diğer şiddet biçimlerine başvurulması, İsrail sisteminin yapısal unsurları arasında yer almaktadır.
7 Ekim 2023’ün ardından ise İsrail’in yalnızca Filistinliler ya da bölge için değil, dünyanın tamamı için bir tehdit oluşturduğu daha belirgin biçimde ortaya çıkmıştır. Avrupa’da tek başına 60.000’i aşkın gösteri düzenlenirken İsrail’e yönelik kamuoyu desteğinin neredeyse hiçbir yerde gözlemlenememesi, Filistin’e yönelik dayanışmanın da buna koşut olarak arttığını göstermektedir. Bu durum, İsrail’in kamuoyu imgesinin ve Netanyahu’nun söyleminin artık 7 Ekim öncesindeki etkiyi göstermediğine işaret etmektedir.
4. İşgalci bir devletin işgal altında tuttuğu toprağa karşı meşru müdafaa iddiasında bulunamayacağını savunuyorsunuz. Hukuki konum bu denli açıkken, hukuki argümanlar siyasi düzlemde neden bu denli az ağırlık taşımaktadır?
Bölümümde de ortaya koyduğum üzere, çok sayıda hukuki araç ve uluslararası sözleşme, işgal altında yaşayan halkların meşru müdafaa ve kendi kaderini tayin hakkına sahip olduğunu tesis etmektedir. Bu süreçte İsrail soykırım ve savaş suçları işlemekte, yürüttüğü savaşın Filistin toplumunun tamamına değil yalnızca Hamas’a yönelik olduğunu öne sürerek bu gerçeği gizlemeye çalışmaktadır. Ancak İsrail’in uyguladığı şiddetin ve yıkımın ölçeği farklı bir tabloya işaret etmektedir. Bu tablo, Gazze’deki Filistinlilerin ortadan kaldırılmasına yönelik koordineli bir planın varlığını göstermektedir. Sahadaki kanıtlar, İsrailli yetkililerin açık ifadeleriyle birlikte değerlendirildiğinde, hedefin Gazze Şeridi’ndeki Filistin nüfusunun tamamını ortadan kaldırmak olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla İsrail’in niyeti, Gazze Şeridi’ni sömürgeleştirmek, yeni yerleşimler inşa etmek ve bunları İsrail devletine ilhak etmektir. Bu siyasi söylem, İsrail’in meşru olmayan şiddet kullanımını, etnik temizlik uygulamalarını, kolektif cezalandırma uygulamalarını ve soykırım savaşlarını meşrulaştırmaya hizmet etmektedir. İsrail’in kullandığı güç de son derece orantısızdır: Askeri saldırıların ölçeği, sivillerin hayatını kaybetmesi ve Gazze Şeridi’ndeki konutların, hastanelerin, okulların, camilerin, kiliselerin ve temel hizmet altyapısının büyük bölümünün tahrip edilmesi, hiçbir ölçüde meşru ya da makul bir meşru müdafaa olarak değerlendirilemez.
Gerçekten de hukuki konum son derece açıktır; ne var ki uluslararası irade son derece kırılgandır. Örneğin İsrail, uluslararası örgütsel düzeyde Amerika Birleşik Devletleri’nden tam destek görmekte, ABD ise Filistinliler lehine gerçekleştirilebilecek herhangi bir müdahaleyi engellemektedir.
5. Batı Şeria’daki yerleşimci terörünü ordu ile koordineli yürütülen bir devlet politikası olarak tanımlıyor ve “sessiz bir soykırım”dan söz ediyorsunuz. İsrail, Gazze’nin ardından giderek Batı Şeria’ya yönelirken, Müslüman dünyasına ne gibi bir sorumluluk düşmektedir?
Batı Şeria’daki yerleşimci terörü, İsrail hükümeti tarafından tam anlamıyla desteklenmektedir. Yerleşimciler silahlandırılmakta ve devlet tarafından korunmaktadır. Filistinlileri öldürdüklerinde ise herhangi bir hukuki yaptırımla karşılaşmamaktadırlar. Batı Şeria, yerleşimci terörünün ve şiddetinin çok az dikkat çekmesi nedeniyle gerçekten de sessiz bir soykırım sürecinden geçmektedir. İsrail, 7 Ekim 2023’ten önce de dikkatini Batı Şeria’ya yöneltmiş bulunmaktaydı ancak bölgedeki Filistinlilere yönelik politikaları bugün çok daha saldırgan bir nitelik kazanmıştır.
Filistin meselesi yalnızca Filistinlileri ilgilendiren bir mesele değildir. Filistinliler kuşkusuz İsrail ve yerleşimcileriyle sürdürülen çatışmanın en ön saflarında yer almaktadır ancak bu tehdit, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu pek çok ülke için aciliyet taşıyan bir meseledir. Bu nedenle İsrail’i, tıpkı iklim değişikliği ya da AIDS örneklerinde olduğu gibi, kontrol altına alınabilmesi için küresel iş birliği ve mutabakat gerektiren küresel bir sorun olarak ele almamız gerekmektedir.































