7 Ekim’de gerçekleştirdiğimiz “Risalet ve Strateji: Ahlak ve İktidarı Birlikte Düşünmek” başlıklı seminerimizde Al Sharq Forum Başkanı Wadah Khanfar’ı ağırladık. Açılış konuşmasını yapan İLKE Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Av. Ahmet Sait Öner, Türkiye’deki vakıf, dernek ve İslami hareketlerin söylem ve duruş bakımından yaşadığı sorunların Hz. Peygamber’in örnekliğinin yeterince vurgulanmamasıyla ilişkili olduğunu belirterek, Nebevi stratejiyi yeniden düşünmenin önemine dikkat çekti. Seminerin programını İLKE Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Elyesa Koytak üstlendi. Koytak, Khanfar’ın Türkçe olarak yayımlanan kitabının siyeri kronolojik bir anlatıdan çıkarıp Hz. Peygamber’in koşulları nasıl yorumladığı ve zamanlamasını nasıl belirlediği sorusuna odaklandığını ifade etti.
Wadah Khanfar konuşmasına, dünyanın bugün yaşadığı dönüşümün yalnızca bir dünya düzeninin değil, bir medeniyet döngüsünün sonuna işaret ettiğini belirterek başladı. Küreselleşme yoluyla tarihteki hiçbir medeniyetin ulaşamadığı ölçüde hakimiyet kuran Batı medeniyetinin temel ilke ve değerlerini tükettiğini, 7 Ekim sonrasında yaşananların da bunun ahlaki ve siyasi bir kanıtı olduğunu ifade etti. Son altı dünya düzeninin tamamının Batılı olduğunu hatırlatan Khanfar, Çin’in ve önümüzdeki on beş yıl içinde başka aktörlerin sahneye çıkmasıyla doğacak yeni düzenin Batılı olmayacağını ifade etti.
Çin’den Mısır’a, Babil’den İslam medeniyetine kadar tarihteki medeniyetlerin büyük çoğunluğunun dünyevi işlerle ilahi bir anlam arasında denge kurduğunu belirten Khanfar, bunlara “Mizan Medeniyetleri” adını verdiğini aktardı. Batı medeniyetinin ise son iki yüz yılda bu bağı kopardığını, Machiavelli ile birlikte siyasetin ahlaktan ayrılarak bir güç dengesi ve çıkar meselesine indirgendiğini vurguladı. Bugün, Müslümanlar dahil pek çok toplumda Makyavelist siyasetin norm haline geldiğini, bu anlayışı benimsemeyen siyasetçilerin ütopik olarak görüldüğünü söyledi. Batı’nın gerilemesiyle birlikte insanlığın siyaset ve stratejinin anlamına dair küresel bir tartışmanın eşiğine geldiğini ifade etti.
Yeni bir dünya düzeninin kısa vadede kurulmayacağını, bunun en az on ila on beş yıl alacağını öngören Khanfar, bu süreçte dört ayrı düzenin etkileşime gireceğini belirtti. Bunlardan ilkinin merkezinde ABD’nin bulunduğu askeri güvenlik düzeni, ikincisinin Çin’in başını çektiği ancak herkesin masada oturduğu ekonomik düzen, üçüncüsünün ise henüz birkaç şirketin kontrolündeki yapay zeka ve teknoloji düzeni olduğunu söyledi. Dördüncü düzeni ise “sistem dışı alan” olarak tanımlayan Khanfar, Babülmendeb’deki Husilerden Taliban’a, devlet dışı aktörlerden Batı’da yükselen sağcı milliyetçilere kadar mevcut düzenlere meydan okuyan aktörlerin bu geçiş döneminde büyük rol oynayacağını vurguladı. Trilyon dolarlık savaş uçaklarına birkaç bin dolarlık dronlarla meydan okunabilmesinin paradigmanın değiştiğini gösterdiğini ifade etti.
Ümmetin son yüz yılda tarihindeki en kötü jeopolitik ve stratejik konumlarından birini yaşadığını belirten Khanfar, tarih boyunca siyasi bölünmüşlüklere rağmen ümmet kavramının devletin üzerinde yer aldığını ve bireyin aidiyetinin devlete değil ümmete olduğunu hatırlattı. Tunus’ta doğup Memlük topraklarında başkadılığa yükselen İbn Haldun’u örnek gösteren Khanfar, Abbasilerin siyasi olarak gerilediği dönemde bile ümmetin alimleri, filozofları ve fakihleriyle zirvede olduğunu söyledi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’nın ulus-devlet kavramını İslam dünyasına taşıdığını, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise birlik fikrini alarak Avrupa Birliği’ni kurduğunu ifade etti. Ulus-devletin Müslüman toplumlarda hafızayı kopardığını ve sınırları kutsallaştırarak eskiden dışarıya yönelen enerjiyi komşuya karşı korunmaya dönüştürdüğünü belirten Khanfar, tarihsiz strateji olamayacağını, bu kopuşun bir tür “stratejik demans” yarattığını ve Müslüman dünyadaki stratejik düşüncenin bu yüzden sığ kaldığını vurguladı.
Hz. Peygamber’in söz konusu tartışmadaki yerine değinen Khanfar, her şeyin hızla değiştiği bir çağda tutunulacak sabit bir zemine ihtiyaç olduğunu ve bu zeminin Kur’an ile onun yeryüzündeki uygulaması olan siyer olduğunu söyledi. Hz. Peygamber için siyasetin ahlakın bir uygulaması olduğunu, İslam medeniyetinde yozlaşmanın haktan bir sapma olarak görüldüğünü, Makyavelist felsefede ise kabul edilmesi gereken bir gerçeklik sayıldığını belirtti. Hz. Peygamber’in realist olduğunu ancak onun realizminin gerçekliği daha yüksek bir düzeye taşıma amacı taşıdığını ifade eden Khanfar, bu yaklaşımı Şeriatın amaçlarına (makâsıd) atıfla geliştirdiği bir realizm teorisiyle kavramsallaştırdığını aktardı.
Khanfar, siyer üzerine yaptığı incelemede Hz. Peygamber’in Arabistan’ı birleştirdikten sonraki adımda zihninde tutarlı biçimde Kudüs’ü tuttuğunu tespit ettiğini söyledi. Rum Suresi’nin, Kudüs’ün Persler tarafından ele geçirildiği 614 yılında indiğini, İsra yolculuğunun da devletin nasıl kurulacağına dair bir yönlendirme taşıdığını belirtti. Persler zayıflamışken Hz. Peygamber’in askeri seferlerini bu yöne değil, Bizans’a ve Filistin’e doğru yönelttiğini, Tebük’te bölge halklarıyla yaptığı antlaşmalarla adeta bir harita çizdiğini, vefatı sırasında verdiği son emrin de bu yönde olduğunu ifade etti. Hz. Ebu Bekir’in halifeliği devralır devralmaz Filistin’e ordular göndermesinin bu stratejinin sahabe tarafından açıkça anlaşıldığını gösterdiğini söyleyen Khanfar, bu bölgeyi ümmetin birliğini koruyabilmesi için muhafaza etmesi gereken “kutsal coğrafya” olarak tanımladı.
Soru-cevap bölümünde ulus-devlet ve toplumsal mobilizasyona ilişkin bir soruya yanıt veren Khanfar, ulus-devletleri ortadan kaldırmanın iç savaş ve çöküş anlamına geleceğini, çözümün entegrasyon olduğunu vurguladı. Mekke Anlaşması’nı olumlu bir adım olarak gördüğünü ancak ekonomik entegrasyon ve siyasi koordinasyonla desteklenmeyen bir savunma iş birliğinin kalıcı olamayacağını belirtti. Müslümanlar arasındaki görüş ayrılıklarına dair bir soruya ise farklılıkların doğal olduğunu, meselenin ideolojileri birleştirmek değil kaynakları bir araya getirmek olduğunu söyledi. İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa süre sonra birlik için masaya oturan Fransa ve Almanya’yı örnek gösteren Khanfar, Müslümanların bunu başaramayacağı inancının sömürgeci bir zihniyetin ürünü olduğunu ifade etti.
İnternetin ümmetin hafıza kaybına karşı bir panzehir olup olamayacağı sorusuna ise elimizde pek çok araç bulunduğunu, ancak eksik olanın pusula olduğunu söyleyerek yanıt verdi. Tarih bilgisinin büyük bir stratejiye bağlanmadıkça yalnızca bilgi olarak kalacağını belirten Khanfar, ümmetin entegrasyona yöneldiği dönemlerde güç ve refahın, parçalanmaya yöneldiği dönemlerde ise zayıflık ve yoksulluğun hakim olduğunu vurguladı. Khanfar, uluslararası ilişkiler ve strateji alanında çalışan Müslüman akademisyenleri Batılı kalıpların sınırlarına bağlı kalmadan alternatif paradigmalar geliştirmeye davet ederek konuşmasını tamamladı. Program, kitap imza oturumuyla sona erdi.









































